Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Burdur 10°C
Parçalı Bulutlu

   “GEÇMİŞ ZAMAN OLUR Kİ…”

   “GEÇMİŞ ZAMAN OLUR Kİ…”

 

Bilirsiniz, başlıktaki cümlenin devamı  “hayali cihan değer” diye biter.  Geçmişe duyulan özlemin güzel ve klişeleşmiş bir ifadesidir.  Çoğu zaman insanlar geçmişlerini hatırlayınca hoşnut olurlar. Oysa aşağıda anlatacağım anı bende pek güzel çağrışımlara yol açmıyor.  Ama yine de hatıradır deyip  anlatalım.

Kırk beş yıl önceydi.   1973 Sonbaharı…  İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne kayıt yaptırıyorum.   Henüz 17 yaşındayım. Asıl niyetim orada okumak değil. Gelecek  yıl yeniden sınava girip Eczacılık ya da Tıp Fakültesini kazanmak.   Fakültede sabahçılar ve öğlenciler  var. Ben öğlenci olduğumdan,   sabahları üniversite hazırlık kursuna gidip, öğleden sonra fakülteye devam etmeyi düşünüyorum.

Devlet yurtlarına henüz daha giremedik. Ama sıradayız.  Bir gün Çemberlitaş’ta bulunan  Özel Balıkesir yurduna gidiyorum.  Bakmak için.  Aman Allah’ım!  Bina pislik içinde…  Havalandırma yok. Zindan gibi bir yer… Gençler ranza şeklindeki karyolalara uzanmışlar;  kiminin elinde K. Marks’ın “Das Kapital’i, kiminin elinde Lenin’in kitapları,  kimi leğende çamaşır yıkıyor filan. Benim için tablo gerçekten ürkütücü…

Şimdilik, Sirkeci’de bulunan ve halen günlüğü 15 liradan kaldığım otelde kalmaktan başka çarem yok.  Cebimdeki para bitmek üzere. 50 liram kaldı ama evden para da gelmiyor… Bazı günler saat 16-17 sıralarında mektup vs. bırakmak için otel lobisine gelen postacının kapıdan her girişinde “bari bu sefer getirse”  diye dua ediyorum.  Ama nafile… Yok.

Beklediğim şey bir posta havalesi.  Gölhisar’daki annem posta havalesiyle para gönderiyor. Bugün param daha da azaldı. 25 liram var.  Daha “gurbete” çıkalı  şurada iki-üç hafta oldu, ama başıma gelene bakın. İki gün sonra Yerebatan Sarayı’nın yanı başında bulunan Verem Savaş Dispanserine gidiyorum. Şimdi cebimde 10 lira kaldı.

Dün benimle aynı sınıfta okuyan bir arkadaşıma memleketten para geldi. O da benim kaldığım otelde kalıyor. Borç istedim. Vermedi.   Haklı ama… Hiçbir samimiyetim ve tanışıklığım yok ki,  niye versin çocukcağız?

Neyse… Dispansere vardık. Devlet yurduna girmek için akciğerlerden “ mikrofilm”  istemişlerdi. Onu çektiriyoruz. Ücretini öğreniyorum. Beş liraymış. Cebimdeki son 10 lirayı gişedeki bayana uzatıyorum.  Bekliyorum. Fakat paranın üstünü vermiyor.  Acaba 10 lira dedi de ben mi yanlış anladım. Eğer paranın üstünü vermezse yandık.  Akşam yemeği için bir kuruşum yok. Yani açım.  “Paranın üstü yok mu?” diye çekinerek soruyorum.” Pardon”  deyip beş lirayı veriyor kadın. Bendeki sevinci görmeyin. Hiç olmazsa iki kere çorba içecek kadar param var şimdi. (O zamanlar öğrencilerin yemek yediği lokantalarda çorba 2,5- 3 lira.)

Saat 15.30.  Yürüyerek otele dönüyorum. Çünkü otobüse binmek benim için lüks şimdi. Bu akşam yine para gelmezse, yarın karnımı nasıl doyuracağım bile belli değil. Kendi kendime “acaba” diyorum “bu Sirkeci’de bulunan yük kamyonlarından yük indirip bindirsem, beceremez miyim?”   Hiç de alışık değilim böyle şeylere… Bana iş verirler mi ki… “ O kadar da zayıfım ki… Elli kilo anca gelirim.

Otelciden borç istesem…   Canım adam niye versin?   Zaten beş-altı günlük alacağı birikmiş durumda.  Yine lobide bekliyorum. Heyecan ve ümitle… Biraz da korku içinde… “Haydi Allah’ım. Bana yardım et. Gelsin artık şu postacı.”  Saat 16.40.   Otelin ana kapısı açılıyor. Bir postacı beliriyor aniden kapıda.   “Acaba para havalesi getirdi mi?”

Resepsiyona doğru yürüyor. Ben de hemen yerimden fırlayıp yanına varıyorum. “Ramazan Canural var mı burada,”  diye  resepsiyonda çalışan gence soruyor.  O daha cevabını vermeden atılıyorum:  ” Var, var benim.  Ben Ramazan Canural.”

Elindeki havale kâğıdını uzatıp “alındı”  belgesini imzalatıyor.  Hemen havale kağıdına bakıyorum. Annem 400 lira göndermiş. Oh be… Çok şükür Allah’ım. Postacı  hızır gibi tam zamanında yetişiyor. (“Kul sıkışmayınca Hızır yetişmezmiş.)

Cep telefonu, bankamatik, internet bankacılığı vs… Hiçbiri yok o zamanlar.  Çoğumuzun evinde telefon bile yok. Bir yere telefon açmak için numarayı memura yazdırıyorsun ve   konuşabilmek için de en az  beş-altı saat Sirkeci Postanesinde  bekliyorsun.

“Hey gidi günler hey, geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer.”

BİR YORUM YAZIN
ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.