Sanatın farklı dallarında üretkenliğiyle tanınan Suna Serbes, son yıllarda edebiyat dünyasında da kendine özgü sesiyle öne çıkıyor. Resim sanatındaki estetik anlayışını kelimelere aktaran Serbes, insan ruhunun karmaşık yönlerini yalın ama etkileyici bir dille anlatıyor.
İlk romanı Adaçayı İstasyonu, yayımlandığı günden bu yana “eski bir Türk filmi” atmosferiyle okurların beğenisini kazandı. Yazarın ifadesiyle “kahve yanında dost gibi eşlik eden” bu roman, geçmişe özlem ve içsel huzurun harmanlandığı sıcak bir hikaye sunuyor.
Arayış: Modern Hayatta Ruhun Sessiz Çığlığı
Serbes’in ikinci romanı Arayış, Adaçayı İstasyonu’nun devamı niteliğinde olsa da, bağımsız olarak da güçlü bir bütünlük taşıyor. Nehir roman tarzındaki eser, karakterlerin iç dünyalarına daha derin bir pencere açıyor. Kayıplar, umutlar ve ruhsal kırılmalar üzerinden ilerleyen hikaye, okuru hem düşündürüyor hem de duygusal bir yolculuğa çıkarıyor.
Yazarın “Trenin camından vuran sonbahar güneşinin kızgınlığı arasında ona doğrudan bakan bir çift siyah gözü gördü…” cümlesiyle başlayan sahnesi, onun kelimelerle resim yapma yeteneğini ortaya koyuyor. Bu satırlar, duyguların renklerle değil sözcüklerle nasıl resmedilebileceğini kanıtlıyor.
Edebiyatı Bir Tutku Olarak Görüyor
Yazarlık serüvenini “Birinci kitabım benim için bir tecrübeydi” sözleriyle özetleyen Serbes, üretim sürecinde samimiyetin en temel değer olduğunu vurguluyor. “Ben burada ticari bir amaç gütmüyorum. Bu bendeki bir tür tutku” diyen yazar Serbes, eserlerinin merkezine içtenliği ve insani duyguları yerleştiriyor.
Sanata ve insana inanan bakış açısıyla Suna Serbes, Adaçayı İstasyonu ve Arayış romanlarında yalnızca karakterlerinin değil, okurlarının da içsel dünyalarına dokunuyor. Her iki eser, insan ruhunun karmaşık ama bir o kadar da umut dolu yolculuğunu gözler önüne seriyor.
Adaçayı İstasyonu adli kitap için tıklayın
Arayış adlı kitap için tıklayın