HASAN KONU YAZDI.  MOR ÇİÇEKLİ KIRMIZI YORGAN

HASAN KONU YAZDI. MOR ÇİÇEKLİ KIRMIZI YORGAN

Reklam Reklam Reklam Reklam Reklam Reklam

MOR ÇİÇEKLİ KIRMIZI YORGAN
Kış güneşinin yürekleri ısıttığı bir gündü. Bir gün önce yağan yağmurla ıslanan duvar turalarından sanki yanarcasına dalga dalga buğular tütüyordu. Karayvatlar Mahallesi Dere Sokak’ın çocukları şırıl şırıl akan derenin kenarındaki daracık alanda yine oyuna tutuşmuşlardı. Kış mevsiminin verdiği bu güneşli havayı değerlendirmek doyasıya oynamanın hazzını yaşamak istiyorlardı. Ben de aralarındaydım.
Mahallenin sığırları derenin gittiği yerdeki boşlukta toplanmış, Sığırtmaç Koca Mustafa’nın “Hooohaaah!” sözüyle irkilen sığırlar Bayramlar Kayası’nın yüksekten baktığı taşlık yola sıra sıra girivermişler, belki de Çamlıca’yı çoktan aşıp gitmişlerdi.
Dermenciler’in evin önündeki elektrik direğinde bir boz, öteki kır iki eşek bağlı, değirmen de harıl harıl çalışıyordu. Belli ki eşeklerin getirdiği çuvallardaki buğdayları Alıbaz Dayı öğütüyor, un yapıyordu.
İğneci Hediye, her günkü gibi en güzel şekilde giyinip kuşanmış, çamurlu sokaktan gelmesine rağmen ayaklarında tertemiz iskarpinleriyle yerleri incitmemecesine yürüyerek derenin geldiği taraftan gelmişti. O bembeyaz güleç yüzünü her zamanki gibi bugün yine takınmıştı. İğneci Hediye, karşıdaki ayak damında dikilen Ayşe kadınla selamlaşıp şakalaşmış, içinde ne olduğunu hep merak ettiğim sallamasını sallaya sallaya yanımızdan geçip gitmişti. Belli ki yine iğne yapmaya gidiyordu.
Besici Delibaşı Hüseyini bir tik haline gelen o ünlü omuz çekmeleriyle birlikte elleri belinde deredeki taşlarına basa basa derenin ortasına kadar gelmiş, derenin suyuyla ahırda kirlenen lastik ayakkabılarını birbirine sürterek kısa bir yıkamadan sonra dereyi atlayıp gitmişti.
Derenin gittiği taraftan Muhtar Ali Efe, yine o gevrek sesiyle kadın erkek fark etmeden herkese laflar yetiştirip bize de takılarak çarşıya doğru giden ara sokakta kaybolmuştu.
Karşıdaki damın ufacık penceresi bugün yine açılmış, Yemen Gazisi Hasan Onbaşı’nın eşi Emine nine pencerenin altındaki yumuşak topraklı bölümde çivi oynayan çocukların sesinden yine rahatsız olmuş, pencereyi açarak ”Dökülüp dökülüp kalasıcalar, başımı ağrıttınız yine. Haydi, gidin, biraz da başka yerde oynayın!” diye çocukları yine kovalamıştı. Çocuklar da hiç itiraz etmeden oradan uzaklaşmışlardı. Emine nine rahatsızdı. Gürültüye hiç tahammülü yoktu.
Geçenlerde mahalleden birisi ölen yaşlı ineğini dereye sürüyüvermişti. Geceleyin köpekler ineğin leşini parçalamışlar, karnını falan deşmişlerdi. Kış olmasa kokudan buralarda mutlaka durulmazdı. Bir akşamüstü kasabanın yoz sığırı sığırtmaçtan eve dönünce bu leşin etrafında önce siyah bir düve leşi koklayıp koklayıp böğürmeye başladı. Ardından gelen neredeyse bütün sığırlar leşin çevresinde halkalanıp böğürmeye başladılar. Öyle böğürüyorlardı ki sanki ölen inek için yas tutup ağıtlar yakıyorlardı. Ben bu durumu kendimce böyle yorumlamıştım. O gün de Emine nine bu uzun süren bence sığırların sanki eski zamanlardan kalmış “yuğ (yas) töreni”nden fazlasıyla rahatsız olmuştu. Ayak damına kadar çıkıp oradan sığırlara eliyle gidin anlamında hareketler yapmış, “höşt, möşt” demişti. Ama sığırlar öyle “içten” yas ediyorlardı ki Emine nineyi duymamışlardı bile. Emine ninenin bu rahatsızlığını gören oyun arkadaşlarımızdan bir kaçımız sığırların yanına yönüne taşlar atarak onları kovalamış, zorla leşin başından ayırabilmiştik. Emine nine de ayak damından kaybolmuştu.
Canavar Bekiri eski şoförlerdendi. Hatta evimizdeki anamın çeyiz sandığında “Bekir Bozkurt- Şoför, Bucak” yazısı halen silinmemiş olarak okunurdu. İstanbul’dan o getirivermişmiş. Ama şimdi hastaydı, yıllardır yatalaktı. Kiriş Ali, Canavar Bekiri’ni ziyaret etmiş, iyi dileklerini sunmuş, “Komşum, yakında ayağa kalkacağına inanıyorum!” demiş, Canavar Bekiri de Kiriş Ali’nin moral verici bu sözlerinden sevinip umutlanmış. Kiriş Ali’nin birkaç gün önce bir mecliste bu ziyaretini anlatırken dinlemiştim. Şerif yenge eşi Bekir dayıya gözü gibi bakıyordu. Canavar Bekiri’nin bugün yeni ziyaretçileri vardı ama ben tanımıyordum, gelenler herhalde köylerden gelen dostlarıydı. Çünkü onları önceden hiç görmemiştim.
Bir gün önce çok yağmur yağdığı için dere coşmuş, sadece kemikleri kalan inek leşinin bütün kalıntılarını alıp gitmişti. Yağan yağmurla bazı damlar akmış, komşulardan bazıları sabah sabah dam yuvdular. Bizim ayak damının altındaki odacıkta kalan Balkan, Çanakkale ve Kurtuluş Savaşı Gazisi Hasan dedem de erkenden bize damı yuvdurmuş, anam gidip ufak tefek hizmetlerini görmüş, babam da dedemi yoklamış, bir isteğinin olup olmadığını sorduktan sonra kahveye gitmişti. Dedem hizmetleri görülüp sabah ziyaretleri yapıldıktan sonra sigara sarıp uzun ağızlığına tutturmuş, sobanın yanına dengelip uzanmış, her zamanki gibi bir bacağını ötekinin üzerine atmış dinlenmeye çekilmişti. Dedemle Ayşana ninem, oğlu babamın, gelini anamın ve torunu olarak bizlerin ilgi ve hizmetlerinden çok memnundu. Ninem çok sessiz, çok uslu bir kadıncağızdı. Neredeyse hiç konuşmaz, hiçbir şeyden acizlenmezdi. Ninem varlığı da yokluğu da görmüş, çok acılar çekmiş birisiydi, kanaatkârdı. Dedem nineme “avrat, avrat” diyerek isteklerini belirtirdi. Fakat dedem bütün özenimize karşı yine de geçmiş hayatın, acı dolu yılların hatırası olarak kalan sinirlerinin tükenmişliği ve yaşlılığın verdiği o güçsüzlükle bazen titizlenirdi. Bu titizlenmeler babamla anamın kulaklarına kadar gelmesine rağmen dedemin söylediklerini hoş karşılarlar, saygıda hiç kusur etmezler, “Onlar artık sabiliklerine döndüler, sabı (sabi) çocuk gibi oldular. Söyledikleri kusur sayılmaz!” derlerdi. Sonra da “ Yarın bizim ne olacağımız belli mi?” diye eklerlerdi.
Anam kendi anası olan ninemle (Emine Ninem) de ilgilenirdi. Ona Ak Ninem derdik. Ak Nine’min eşi olan Kara Dedem (İbrahim Dedem) yıllar önce ölmüştü. Ak Ninem, Çukur Mahalle’deki damında otururdu. Anam, her perşembe günü babamın pazardan alıp geldiği meyve ve sebzelerden bir bölümünü ayırırdı. Ayırdıklarını ekmek torbasına koyarak omzumla birlikte koluma geçirir, Ak Nine’me benimle gönderirdi. “Selam söyle, halini hatırını, bir ihtiyacının olup olmadığını da sor.” diye tembihlerdi. Ben güney karşımızdaki yamaca tırmanır, oradaki yolaktan doğuya doğru giderek Çukur Mahalle’ye, ninemin damına ulaşırdım. Anamın söylediklerini aktarırdım. Benim her varışımda ninem ağlamaklı olur, yutkunur, götürdüklerimi alır, biri üst çenesinde, biri alt çenesinde kalmış olan iki tek dişinin arasından mütevekkilce çıkan “Oğlum, yok bir ihtiyacım.” derdi. Ninemin kara dastarından adeta fışkırıp iki taraftan şakaklarına dökülen ak zülüfleri vardı. Ninemin o ak zülüflü beyaz yüzü geçmişin acı ve çilelerini sanki hiç eksiksiz olarak anlatırdı. Ak Ninem de yaşıtı olan her Türk kadını gibi elbette savaşların verdiği yokluğu görmüş, şehit verdiği babasının ve yakınlarının acılarını çekmişti. Çocukluk bu ya ben de ninemin her gelişimde içime dokunan bu durumundan çok etkilendiğim için bir an önce bu havadan kurtulmak amacıyla izin ister, onu acılarla dolu o haliyle bırakıp ayrılırdım.
Hayatımız böyle akıp gidiyordu. Günün birinde dere kenarında yine tam da oyuna tutuşmuşken perşembe pazarı tarafına açılan Ünlü Sokak’tan ağır ağır gelip yanımızdan geçen yaylı Konya arabası dikkatimi çekti. Arabayı kır bir at çekiyordu. Hava soğuk olduğu için kaynar çaydanlıktan fışkırırcasına nefes alıp verirken atın burnundan buharlar fışkırıyordu. Yaşlı bir sürücü dizginleri ve kırbacı elinde olduğu halde arabayı Dere Sokak’a getirmişti. Benim şahsen dikkatimi çeken esas şey gayet de yavaş yürüyen arabanın yüküydü. Arabanın üzerine bir döşek serilmiş, döşeğin üzerine yatırılan hasta veya yaşlının üzerine de üzerinde mor çiçekleri bulunan kırmızı bir yorgan örtülmüştü. Kasabanın o zamanında ambulans denen araçla henüz tanışılmamış, motorlu taşıtlar da bu tür işleri görecek kadar çoğalmamıştı. Onun için hasta veya yaşlı kimseler geriye kalan tek seçenekle yani yaylı veya Tatar Arabası denilen dört tekerlekli at arabalarıyla taşınırdı. Yaşlı insanların sırtta taşındıkları da olurdu. Bu sefer yaşlı veya hasta birisi yaylı at arabasıyla sokağımıza getirilmişti. Arabacı atı yöneterek arabayı derenin geldiği yöne döndürdü, hemen orada bulunan az önce Hediye’yle şakalaşan Ayşe kadının evinin önünde durdurdu.
Arabanın geçip gitmesinden sonra biz çocuklar yine oyunumuza daldık. Öyle dalmışız ki yanımıza kadar gelen az önceki arabacının bizi uyaran sesiyle kendimize gelebildik. Arabacı arabasını durdurduğu evi göstererek o evin sahibi olan Mehmet’i çağırmamızı istiyordu. Arkadaşım Hüseyin ile bana “Hadi Üçpınar’ın oradaki Hacı’nın Kahvesi’ne gidin de Mehmet dayınızı çağırın gelin. Çabuk gelsin ha!” dedi.
Hüseyin’le ben koşarak Hacı’nın Kahvesi’ne varıverdik. Hiç unutmam Gazi Caddesi üzerinde bulunan kahvenin levhasında “Gündoğdu Kahvesi İbrahim Mutlu” yazardı. Kahve sahibi İbrahim Mutlu’ya herkes Cıkcıkların Hacı derdi. Arabacı da bize herkesin dediği gibi Hacı’nın Kahvesi diye tarif etmişti. Sekiz köşeli şapkasını kırk beş derece eğik olarak giyen Kahveci Hacı dayı bazı günlerde öğle yemeğine evine gelirdi. Evi de derenin kenarında az ötemizdeydi. Onu gelip giderken yanımızdan geçişlerinden tanıyordum.
İki çocuk kahvenin kapısında biraz çekingen tavırla kalakaldık. Neden sonra bizim farkımıza varanların yardımıyla komşumuz Mehmet dayıyı içeriden çağırdılar. Mehmet dayı soran gözlerle yüzümüze bakarken bir çırpıda bizi evlerine gelen bir arabacının gönderdiğini, arabadaki kırmızı yorganın altında birisinin yattığını söyleyiverdik. Mehmet dayı “Arabacı anamı getirmiştir. Ayşe yengeniz de evdeydi ama niçin indirmediler acaba?” diyerek telaşla caddeye düştü, evine doğru yürüdü. Biz biraz birlikte yürüdükten sonra koşuverdik ve ondan önce arabanın yanına geldik. Merak etmiştik.
Az sonra Mehmet dayı geldi. Arabacıyla selamlaştı, konuştular. Biz de konuşulanları dinledik. Durum anlaşılmıştı. Onların konuşmalarından anlayabildiğime göre arabada kırmızı yorganın altında yatan Mehmet dayının yaşlı anasıymış. Kardeşleri bu çok yaşlı ve güçsüz kadına bir süre bakmışlar, biraz da öteki çocukları baksın diye at arabasına bindirip gönderivermişler. Arabacı buradan önce kadının öteki iki çocuğuna uğramış ama onlar nineyi kabul etmemişler. Arabacı, Mehmet dayıya anasını mecbur kalıp buraya getirdiğini söylüyordu. Burada da kaynanasına bakmak istemeyen evin hanımı Ayşe yenge arabacının kapıyı çalıp ısrar etmesine rağmen kapıyı açmamış, “getirdiği gibi götürmesini” söylemiş. Kapı açılmayınca da arabacı son çare olarak mecburen bizi kahveye Mehmet dayıyı çağırmaya yollamış.
Mehmet dayı büyük bir çaresizlik içinde yorganın aralığından bakan anasının ak perçemi altından kendisine yalvaran, bir umutla bakan kara gözlerini görünce dayanamadı ve gözleri dolu dolu olduğu halde sert bir şekilde eşine bağırarak kapıyı açmasını istedi. Ayşe yenge homurtularla söylene söylene kapıyı açtı. Mehmet dayı önce yorganı kaldırdı. Sonra da “Anacığım hoş geldin!” diyerek döşeğin üzerinde doğrulup oturmasına yardım etti. Biraz daha yönetleyerek arabanın açılan kapağının kenarına yaklaştırdı. Arkasını dönüp anasını sırtına aldı ve ahşap merdivenlerin çıkardığı gıcırtılar arasında yukarıya çıkardı. Sonra dönüp gelerek arabacının ücretini vermek istediyse de arabacı, ninenin yaşına hürmeten getirdiğini belirterek parayı kesinlikle kabul etmedi. Mehmet dayı arabadaki döşek, yorgan ve yastığı da kucaklayarak merdivenlere yeniden yöneldi. Arabacının hareketlerinden üzerinden ağır bir yükün alınmasıyla rahatlamış hissi her haliyle belli oluyordu. Sonra da halen onu merakla ve hayretle izleyen bize dönerek teşekkür etti ve “Allah kimseyi Havva ninenin durumuna düşürmesin çocuklar!” dedi. Sonra da “ Bu kapı bugün gittiğim üçüncü kapı. Buraya gelmeden önce gittiğim iki kapı da açılmadı. Açılıp da nineyi kabul etmediler. “Malını kim yiyorsa nineye de onlar baksın!” dediler. Böyle evlatlar olmaz olsun!” diye sitemini eklemeyi de ihmal etmedi. Bir taraftan anlamlı anlamlı salladığı başıyla bir şeyleri ima etti, öte taraftan da arabasını çevirdiği gibi kır atını dehleyerek geldiği Ünlü Sokak’tan yine ağır ağır çıktı gitti.
Gördüklerimiz karşısında oyun oynama isteğimiz hiç kalmamıştı. Bilhassa ben gördüklerim ve duyduklarımdan çok etkilenmiştim. Anamın ve babamın dedem ve nineme hizmetleriyle komşumuz Ayşe yengenin kaynanasına karşı takındığı tavrını karşılaştırmak istiyor ama işin içinden çıkamıyordum. Kapıya kadar gelen yaşlı ve güçsüz kaynanaya kapı nasıl açılmazdı? Çocuk kalbimle bunu düşünmek beni sıkıntılara sokuyordu. Artık düşünmek istemediğim halde görüp duyduklarım aklımdan bir türlü çıkmıyor, beni huzursuz ediyordu.
Anama gördüklerimi bir bir anlattım. Anam beni dikkatlice dinledikten sonra Ayşe’nin kendi anasına da hiç bakmadığını söyledi. “Bakalım onun yaşlılığı nasıl olacak?” demeyi de ihmal etmedi. Çok etkilenip üzüldüğümü de fark ederek “Üzülme, her şey olacağına varır, öyle olacakmış ki öyle olmuş.” diye teselli etti.
Aradan bir süre geçti. Aynı yerlerde oyun oynarken arada bir Mehmet dayıların evlerinden tarafa bakmayı sanki alışkanlık haline getirmiştim. Ayşe yenge, eşinin baskısıyla mutlaka kaynanasına mecburen bakıyordu. Ama Mehmet dayının büyük desteğinin olduğu belli oluyordu. Çocuk kalbimle bunu hissediyordum. Çünkü Mehmet dayı eskisi gibi kahveye, pazara pek gitmiyordu. Bu da bana göre anasıyla ilgilendiğinin işaretiydi. Bu yüzden olacak ki Ayşe yengenin o kimseden çekinmeden bağırarak söyleyiverdiği kötü cümlelerden oluşan sesler de hiç duyulmuyordu.
Belki on beş, belki yirmi gün ya da bir ay kadar geçmişti ki yine güneşli bir günde Dere Sokak’ta oyuna dalmışız. Az önce de uzun zamandan beri Mehmet dayının ilk defa pazara doğru gittiğini görmüştüm. Öğle vaktiydi. Mehmet dayının evinin taraftan Ayşe yengenin hafızamdan geçen elli yıl boyunca hiç çıkmayan o insanı kahredici sözleri Dere Sokak’ı sanki inim inim inletti. Keşke bu cümleleri hiç duymasaydım! “Töbossun canıma ciğerime doydum gari!. Bir gün görmeden ömrüm geçip gidecek! Bıktım, usandım senden! Sanki başka çocuğun yokmuş gibi başımda bittin kaldın! Ölmesini unutmuş koca popaaaz!” Daha neler neler söylüyor, gırtlağı yırtılırcasına çıkan sesi Dere Sokak’ın en uzak köşesine kadar belki de ulaşıyordu. Böyle dedikten sonra elindeki çay bardaklarını dereye doğru fırlattı. Derenin taşlarına çarpan bardakların şangır şungur kırılıp şırkılma sesleri kulaklarımıza kadar geldi. Cam bardaklar derede değil de sanki yüreğimde parçalandı! Cam kırıkları sanki yaralayarak kanattı yüreğimi. Yüreğim cam kesiklerinden dolayı acıyla kanıyordu. Bu istenmeyen yaşlı kadın günün birinde elbette gençmiştir! Hem de güçlüymüştür! Kimseye muhtaçlığı mutlaka yokmuştur. O gençliğinde çocuklarının her türlü kahrını çekip onları büyütüp adam etmiştir. Ama şimdi! Şimdi çocuklarına o muhtaçtı ve hakarete maruz kalıyordu. Ben ise çaresizdim. Çaresizlik içinde donakalmıştım. Herkes çaresizdi ki Ayşe yengenin sesini duyanlardan hiç biri müdahalede bulunmadı, bulunamadı. Bir süre sonra sesler kesildi, her şey sanki normale döndü.
Sığırlar her gün sığırtmaca yine gönderiliyordu. Hasan dedemle Ayşana ninem yine ayak damının altındaki tek göz odada günlerini geçiriyorlardı. Dermenciler’in değirmeni yine un öğütmeye devam ediyordu. İğneci Hediye her gün sokağımızdan sallamasını sallayarak yine geçiyordu. Emine nine bazen yine küçük pencereden bağırarak çocukları kovalıyordu. Delibaşı Hüseyini ahıra da giydiği ayakkabılarının pisliğini yine derenin suyunda yıkayıp geçiyor, Ali Efe hemen her gün her geçişinde bize takılıyor, felçli Canavar Bekiri’ne eşi Şerif yenge özenle bakıyor, yine arada bir ziyaretçileri gelip gidiyordu. Ama benim Ayşe yengenin o “Ölmesini unutmuş”la biten sözleri hiç mi hiç aklımdan çıkmıyordu. Bununla birlikte sarı bir kış ikindisinde eve dönen turuncu, kara ve konur renkli yoz sığırların deredeki yaşlı inek leşinin başındaki yas törenini de hep hatırlıyordum. Hayvanken hayvanların bile kaybettikleri hemcinsleri için nasıl üzüldükleri ve böğürtülerle acılarını gösterdiklerini hep hatırlıyordum. Çocuk kalbimle işte burada takılıp kalıyordum.
Yakındaki bütün komşuların duyduğu bu sözlerden birkaç gün sonra sokağımıza başka bir at arabası girdi. Doğruca gitti gitti Mehmet dayının evinin önünde durdu. Aynı şilte arabanın tabanına serildi. Arabacının kucağına alarak indirdiği Havva nine şiltenin üzerine usulca yatırıldı. Yaşlı kadın iyice küçülmüş sanki bir topacık kalmıştı. Mor çiçekli kırmızı yorganı bu bir topacığın üzerine yine örtüldü. Yağız atın çektiği araba ağır ağır yürüdü. Tam yanımızdan geçerken kırmızı yorganla yastığın birleştiği küçük aralıktan ak perçemin altındaki zayıf yüzde iki noktacık olarak beliren o umutsuz bakışlı, sanki sönmeye yüz tutmuş bir çift kara gözü gördüm. O kadar takazeden (ağır sözlerle karşısındakini incitmek) sonra halen hayata bakmaya çalışan o bir çift kara göz sanki yüreğimi kurşun gibi delip geçti. Dizlerimin bağı çözüldü, briketten yapılmış avlu duvarımıza dayanıverdiğimi hatırlıyorum. Yağız atın çektiği yaylı araba yükünü incitmemecesine ağır ağır yürüyerek geldiği Ünlü Sokak’tan çıkıp gitti.
Arabayı kimin çağırdığını yoksa birisinin mi gönderdiğini hiçbir zaman öğrenemedim, doğrusu merak edip öğrenmek de istemedim. Ama belleğimde mahallemize gelirken ve giderken at arabalarının üzerine yatırılan Havva ninenin üzerine örtülen hatırladıkça gözlerimi dolduran yatan birisinin üzerine örtüldüğü belli olan mor çiçekli kırmızı yorgan iz bıraktı. O at arabasının üzerinde yeni defnedilmiş birisinin mezar tümseciği görüntüsü bugün bile tüm tazeliğiyle gözlerimin önünde yerini aldı. Bir de kırmızı yorganla yastığın birleştiği yerdeki küçücük aralıkta beliren o bir çift kara göz ben yaşadıkça belleğimdeki yerini koruyacaktı MOR ÇİÇEKLİ KIRMIZI YORGAN belleğimden hiç silinmeyecek görüntüler arasında olacaktı.

Resim:1- Dere Sokak kenarında oynadığımız ama şimdi oynayan çocukların olmadığı daracık alan. At arabasını karşıdaki taş örenin tam önündeyken fark etmiştim. Sağ tarafta Aşağıoba Deresi o zamanlar açıktan akardı.
2-Ünlü Sokak.
3-Yaylı Konya Arabası

Reklam Reklam Reklam Reklam
Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

Sponsorlu Bağlantılar
  • BU AY ÇOK OKUNANLAR
  • YENİ
  • YORUM
HASAN KONU YAZDI.  MOR ÇİÇEKLİ KIRMIZI YORGAN

HASAN KONU YAZDI. MOR ÇİÇEKLİ KIRMIZI YORGAN

23 Mayıs 2020, HASAN KONU YAZDI. MOR ÇİÇEKLİ KIRMIZI YORGAN için yorumlar kapalı
BAKAN KOCA TEST SONUÇLARINI AÇIKLADI

BAKAN KOCA TEST SONUÇLARINI AÇIKLADI

23 Mayıs 2020, BAKAN KOCA TEST SONUÇLARINI AÇIKLADI için yorumlar kapalı
BAYRAM BOYUNCA ALO PAKET SERVİSİYLE AYVALIK TOSTU BUCAKLILARIN HİZMETİNDE

BAYRAM BOYUNCA ALO PAKET SERVİSİYLE AYVALIK TOSTU BUCAKLILARIN HİZMETİNDE

23 Mayıs 2020, BAYRAM BOYUNCA ALO PAKET SERVİSİYLE AYVALIK TOSTU BUCAKLILARIN HİZMETİNDE için yorumlar kapalı
BAŞKAN ÖZEL YOL TALEPLERİNİ İLETTİ ÇALIŞMALAR İÇİN TEŞEKKÜR ETTİ

BAŞKAN ÖZEL YOL TALEPLERİNİ İLETTİ ÇALIŞMALAR İÇİN TEŞEKKÜR ETTİ

23 Mayıs 2020, BAŞKAN ÖZEL YOL TALEPLERİNİ İLETTİ ÇALIŞMALAR İÇİN TEŞEKKÜR ETTİ için yorumlar kapalı
ONLAR UNUTULMAZ

ONLAR UNUTULMAZ

23 Mayıs 2020, ONLAR UNUTULMAZ için yorumlar kapalı