Ananın Yemeği Ya Da Tel Şehriyeli Bulgur Pilavı

(Değerli okuyucularım, Kasım ayında yaşadığım gerçek bir olayı kaleme almaya çalıştım. Olayın akışına göre mecburen biraz uzunca oldu. Bundan dolayı...

(Değerli okuyucularım, Kasım ayında yaşadığım gerçek bir olayı kaleme almaya çalıştım. Olayın akışına göre mecburen biraz uzunca oldu. Bundan dolayı sizi sıkmamak adına arka arkaya üç bölümde vereceğim. Şimdiden özür diliyor anlayışınızdan dolayı teşekkürler ediyorum.).

1. BÖLÜM

Köy okulları ile ilgili çalışmama devam ediyorum. Bu çalışma çerçevesinde arkadaşlarım Selahattin Durna ve Osman Oktay ile 12 Kasım 2019 günü sabah buluşarak yola çıktık. Kızıllı’nın ilk birimi olan Hacıismailler Mahallesi’ne ulaştık.

Benim için çok önemli olan araştırmamı sonuçlandırdım. Hacıismailler’deki işimizi bitirdikten sonra arkadaşlarıma dönüşümüzü geldiğimiz yoldan değil de Kızıllı’nın kuzeye açılan öteki yolundan gitmeyi teklif ettim. Bu teklifimi onlar da kabul ettiler ve orman içinden kıvrıla kıvrıla giden gelişigüzel yapılmış daracık yola düştük.

Bu şekilde ilerlerken Çandır’a ulaşıverdik. Çandır’da verdiğimiz kısa bir moladan sonra yolumuza devam ettik. Bir pınarın önündeki geniş alana saparak aracı durdurdum. İşte tam bu sırada bizim de geldiğimiz Çandır yönünden en önde bir kılavuz araç ile arkasından gelen iki tane TIR göründü. Araçlar yanımıza yaklaşınca biraz duraksar gibi oldular ki herhalde son anda karar vererek durmak için anlaşıp hızlarını iyice azalttılar. Kılavuz araç bizim hizamızı geçerek biraz ötede durdu. Geride kalan boşluklara da öteki iki TIR durdu.

Bende bir “plaka numarası okuma tiki” mi desem, bir dikkat yahut hastalık mı desem böyle bir alışkanlık vardır. Herhangi bir araçla karşılaştığımda gözüm ilk olarak o aracın plaka numarasına gider. Bu sefer de öyle oldu, gözüm her zamanki gibi araçların plaka numaralarına gidiverdi. Araçların üçünün de plaka numarası 21’di. Yani plakalardaki bu 21, “Güneydoğu’nun İstanbulu” de denilen şirin Diyarbakır’ın plaka numarasıydı. Arkadaşlarıma gelenlerin Diyarbakırlı olduklarını heyecanla söyleyivermiştim. Çünkü bende bu ilin kırk öncesine ait anıları vardı. Bu arada öndeki iki aracın sürücüsü araçlarından inerek yanımıza geldiler. Arkadaki TIR’ın sürücüsü ise fikrini değiştirerek arabasını yeniden çalıştırıp yoluna devam etti.

Bu sürücülere içten gelen bir saygıyla “Hoş geldiniz!” dedik. Diyarbakırlı bu iki yurttaşımızla hemen bir sohbete giriştik.

Bu uzak yol sürücüsü yurttaşlarımız Adıyaman’dan Sütçüler dağlarındaki mermer ocaklarına iş makineleri getirdiklerini, şimdi de dönüş yoluna çıktıklarını belirttiler. Yiyeceklerimizden onlara da ikram ettik. Osman Oktay, sürücülere arabalarının plakalarını da işaret edip Diyarbakır plakalı olduğunu belirterek Diyarbakırlı olup olmadıklarını sordu. Her ikisi de Diyarbakırlı olduklarını biraz da çekinerek belirttiler. Osman bu sefer de Diyarbakır’ın neresinden olduklarını sordu. Kılavuz aracın sürücüsü “ Diyarbakır’ın merkezindenim.” dedikten sonra “Diyarbakır’ın neresindensiniz diye soruyorsun, Diyarbakır’ın neresini biliyorsunuz ki?” diye biraz da “çokbilmişlikle” sordu. Osman, Türkiye’nin hemen her yerine gitmiş, Asya, Avrupa ve Amerika’nın pek çok ülkesini gezmiş birisiydi. Diyarbakırlı sürücünün bu sorusu karşısında biraz da heyecanlanarak “Nasıl neresini biliyorsunuz diye soruyorsun? En başta Bağlar’ı biliyorum, Sur’u biliyorum! Daha sayayım mı?” deyince adam “Vaay! Demek Bağlar’ı ve Sur’u biliyorsun!” derken ben de söze katılarak ”Ben de Kulp’u biliyorum! Diyarbakır’ın en uzak ilçesidir!” deyince bütün dikkatler bende toplandı.

Aynı sürücü bana hitaben “Dayı, sen Kulp’u nerden biliyorsun? Karayolları’nda mı çalıştın?” diye sordu. Sürücüye cevaben “Hayır, Karayolları’nda çalışmadım. Ben Kulp’ta öğretmenlik yaptım. Şimdi emekli öğretmenim ben.” dedim. O zamana kadar sessiz kalan diğer sürücü, Kulp’un hangi bölgesinde çalıştığımı sordu. Ben de Kulp’un güney taraflarında bulunan Hevedan Toprakları’nda kaldığımı söyledim. Bu ikinci sürücü, o bölgeyi iyi tanıdığını belirtince yıllar önceki köylülerimden biriyle karşılaşmış gibi sevindim. İnanın bir anda yer yer tepeciklerden, dere ve çaylardan, kayalıklardan, “ziyaret”lerden…oluşan Hevedan Toprakları gözümün önünden bir çırpıda geçiverdi. Kulp’ta kalışımın üzerinden 40 yıl geçtikten sonra kendimde “müthiş bir konuşma, oraları yâd etme fırsatı yakalamış” hissi uyandığını fark ettim:

“Ben Hevedan Aşireti’nin yerleşik bulunduğu topraklarda, Güleç köyünde kaldım. Köyümün eski adı Şavuşan’dı. Köyüm, Kulp Çayı ile Sarım Çayı’nın birleştiği yerdeydi.” deyince sürücü, “Şimdi oraya baraj yapılıyor.” diyerek sözümün arasına girdi.

O zamanlarda köylerin yolu yok sayılırdı. Güz yağmurlarından sonra yollar çamur olur, bu yollardan bırakın taşıtı yaya bile zor gidilirdi. Salih adında bir dolmuşçu vardı. Maaş alma günlerinde ilçeye Salih’in kırmızı renkli FORD marka dolmuşuyla gider gelirdik. Dolmuş, bazen yolda giderken çamura saplanır, yolcular iner ve itekleyerek çamurdan kurtarır, bir daha çamura saplanıncaya kadar yola devam ederdik. Dolmuş, Güleç köye kadar gidemez, köye yaya olarak 1 saat uzaklıktaki bir tepenin başında bizi bırakırdı.

Benim bu anlatımlarım karşısında hem arkadaşlarım hem de sürücüler kulak kesilmiş, ilgiyle beni dinliyorlardı. Hatta Osman Oktay sabredememiş “ Yahu hocam, amma da sağlam hafızan var! Kırk yıl önce gördüklerini, yaşadıklarını bir film gibi önümüze seriyorsun” demekten kendini alamamıştı. Ama benim hafızama derin izlerle kazınmış kırk yıl önceki o zorlu yaşantımı ve gençliğimin verdiği heyecanla çalıştığım köyümü unutmam mümkün müydü? Göz alabildiğince çıplak tepeler, diken omçaları ve biraz da yaprakları yazdan kurutulup kışın hayvanlara yedirilen bodur meşelikler vardı. Çünkü toprak yanardağ külüne benzer bir yapıda ve çok verimsizdi.”

İşte sohbetin tam burasında ikinci sürücü, geçenlerde Güleç köyüne gittiğini belirttikten “Güleç köyde benim dostlarım var. Zaman zaman onları ziyarete giderim. Senin yürüdüğün o yollardan ben de geçerim. Taşköprü üzerinden Hazro’ya giderim.” dedi.

Benim o çevreyle ilgili olarak bu kadar ayrıntılı bir şekilde bilgiler aktarmamdan dolayı ikinci sürücü gerçekten heyecanlanmış olacak ki araya girerek:

“ Vallahi Hocam, benim Diyarbakırlı olmam, o bölge ve köylerden yeni geçmeme rağmen sen oraları benden iyi biliyorsun!” dedi. Aradan kırk yıl geçmiş olsa, yaşlanıp güç kaybına uğrasam, kömür rengi saçlarım pamuğa dönse, konuk sürücüler eskiden oralarda bana hitaben söylenen “ Öğretmen Bey, Muallim Bey, Hocam ya da Ağabey” yerine şimdi “Dayı” da deseler o günleri o günlerdeki halimle sanki yeniden yaşıyordum:

“Bir maaş gününde (Ayın başını takip eden ilk Cuma maaş günüydü) Balıkesirli öğretmen arkadaşımla Kulp’a gitmek için iki köylümüzle birlikte sabaha yakın bir zamanda yola düştük. Gece vakti yola çıktığımız için fazla zaman harcamışız ki yaklaşık olarak 2 saat yürüdükten sonra yol çatıya geldik. Yol çatıya vardığımızda güneş yenice doğuyordu. ……….

(Devamı var)

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Osman Oktay - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak NNC Haber Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan NNC Haber hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler NNC Haber editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı NNC Haber değil haberi geçen ajanstır.



Burdur Markaları

NNC Haber, Burdur ile özdeşleşen markaları ağırlıyor.

+90 (545) 870 1515
Reklam bilgi