BUCAK KIZILLI: DOĞA CENNETİ

KIZILLI: DOĞA CENNETİ

Geçtiğimiz pazartesi Hasan Konu, Selahattin Durna hocalarımla gittiğim günübirlik Kızıllı seyahatinin içimdeki yankılarını silemedim. Hasan ve Selahattin Hocam gibi bir gezi raporu da ben paylaşmak istedim.
Bizi Kızıllı’ya götüren aracın hem mülkiyeti, hem şoförlüğü Hasan Konu Hocam’a aitti. Çok seyahat etmekten bıktığımdan mıdır nedir, böyle durumlarda yola ilişkin sürücü emeği ve sorumluluğunun başka birine yüklenmiş olması huzurlu tembelliğime acayip iyi gelir. ?
Yolu ve etrafındaki fiziksel değerlerin değişimini yorumlayarak, Selahattin Durna’nın nikotin nöbetlerini kollayarak, iyi ki böyle bir işe giriştiğimizi birbirimize onaylayarak Karacaören 1 barajının nizamiye kapısına kadar ulaştık. Kızıllı’ya gittiğimizi söyleyince kimliklerimizin rehin alınmasını önledik. Hasan Hocam bunun Kızıllı’dan sonra yola devam etme olasılığı olan ziyaretçilere özgü bir uygulama olduğunu söyledi. Zira daha önce her seferinde kimlik bırakmıştım.
Baraj gövdesini savaklara bağlayan kabaca oyulmuş tünelden sonra Selahattin hocam günün ilk nikotin molasını kullandı. O sarma tütününü keyifle tüttürürken ben uzun yıllar önce geldiğim beton ve çeliğin muazzam ünitesine daha yakından bakma olanağı buldum. 90’lı yıllardaki ziyaretimde gördüğüm, neredeyse ömüğüne kadar çıkıp dev savakları tehdit eden ürkütücü su hacminden eser kalmamıştı. Savakların üstündeki çelik boru korkuluklu beton verandadan aşağıdaki derin boşluğa baktığınızda tedirgin edici bir düşme ve intihar hissine çekiliyorsunuz. İnsanın aklına son haftalardaki yağışların nereye gittiği geliyor. Acaba toprak sandığımızdan daha mı aç, yoksa haftalar süren ıslak iklime rağmen su kaybının telafisi uzun bir süreç mi gerektiriyor? Her iki durum, insanın doğa kaynaklarını harcarken çok daha cimri davranması zorunluluğuna işaret ediyor.

HELVACININ YALIKONDUSU


Dramın, baraj gölündeki su hacminin hüzün verici eksilişiyle sınırlı kalmadığını başımızı kaldırıp gölün kuzey kıyılarındaki yapılaşmaya bakınca anlıyoruz. Gözümüze mavi beyaz renkleriyle etrafındaki alçakgönüllü minimalist bungalovlar ve sevimli taş yapılara meydan okuyan münasebetsiz bir yapı ilişiyor. Heyula misali istinat duvarlarıyla tahkim edilmiş görgüsüz bir konak. Kullandığı mavi doğa renginin bile örtemeyeceği kadar ayıplı sırıtışıyla gasbettiği kıyıda öylece duruyor.
Kızıllı’dan döndükten sonra bölgeye tekrar gidip resimler çektim ve yöre sakinleriyle görüştüm. Kimdi bu kural tanımaz malik?
Konya da tahin ve helva üzerine endüstriyel gıdalar üreten bir fabrikanın genel müdürü imiş. Bu İnşaata başladıktan sonra Afyon’da aynı meslek dalında kendi işini kurmuş. İddialara göre 300 metrekare tapulu yer almış ama 2000 metrekare civarında hazine arazisini çevirmiş. Üstelik yasal olarak göle 300 metre mesafede betonerme ev yapılamaz hükmüne rağmen önce direk üstü bina ruhsatı almış şimdi de altını kapatmış. Neredeyse göle sıfır iki katlı bir yapı ortaya çıkmış. Atık suyunun baraja sızması durumu şikayet konusu olmasına karşın inşaat devam etmiş. İmar yasalarını hiçe sayan bu yapının hiçbir engele takılmaması ve köy muhtarının bu kişiye özel yağmayı sessizlikle karşılayıp, köylüler tarafından yapılan şikayetlere tuhaf bir şekilde ilgisiziz kalması kuşkuyla karşılanmış.
Acaba kent merkezlerindeki rant paylaşımı zaman içinde kırları da içine alacak mı? Huzurlu dinginliğimizin garantisi olan doğa değerlerimiz yetkiyi kuşanmış yerel yöneticilerin nezaretinde yalıkondularla işgal edilip göz hizamızdan kayıp gidecek mi?



DOĞAYI ÜZMEMİŞ BİR YOL


Savaklarda verdiğimiz moladan sonra yola koyulduk. Yol, baraj sularının işgal ettiği dar açılı minik girintilerin müsade ettiği dik yamaçlara adeta oyularak yapılmış. Zaman zaman tepemizde sundurma kıvamında bir kayalık gökyüzümüzü kapatıyor. Çok seyrekte olsa ‘karşımdan kimse gelmez’ öngörüsüyle kaptırıp gelen yolu ezberlemiş sürücülerden sakınmak durumunda kalıyoruz. Uzunca bir süre sağımızda dik bir doğa duvarı, solumuzda dip noktası suyla kaplı bir uçurumun arasından yılankavi kıvrımlarla yol aldık. Sohbet koyu, bazen kısa bir sessizlik.. Tam o anlarda etrafı otomobil camından seyrediyor ve çocuksu düşlere dalıyorsunuz. Kayaların uç noktalarına ilişmiş kızılçamların göğün mavi fonundaki kıpırtısına kayıyor bakışlarınız. İnsanoğlunun akarsuları kafasına göre kelepçelemesine ve türlerine reva görülen düz kesime direnen bir çoğalma enerjisine sahipler sanki. Her koşulda uç verip yaşamaya çalışıyorlar..
Dağların arasından sıyrılıp pırıltılı ışığını hissettiren güneş, yolumuz yön değiştirdikçe üşüten, koyu bir gölgeye bırakıyor hükmünü. Bir tütün molası daha veriyoruz. Aslında vermiyoruz bahşediyoruz Selahattin Hocam’a. Zira keyifli bir açıklık görüp durmak istiyoruz. O düello esnasında eli altıpatların kabzasının üstünde aportta duran bir kovboy gibi.. Hemen tabakasına uzanıyor. Yan tarafımızdan bahar şırıltısıyla akan derenin üstündeki küçük köprüye yöneliyoruz. Minik bir plastİk kapak bile göremiyoruz. Hasan Konu bu durumu insanın olmadığı yerde kirlilik yok diye açıklıyor. Hocanın izmaritini görece organik bir materyal olarak tabiata bırakıp tırmanışa geçiyoruz.
Hasan Hoca bir çağlayan göreceğimizi söylüyor. Bir değil bir-kaç tane görüyoruz. Son çağlayanın panoroması son derece estetik ve etkileyici. Gövdeli bir su hacmi oldukça yüksekten dökülüyor. Fotoğraflar çekiyoruz. Hiç bilinmeyen bir doğa cennetine ulaşmış kaşiflerden farkımız yok. O mevsimde oralara gitmeyi tercih etmiş, ortalama insanın dışına çıkmışlığın keyifli farkındalığı doluyor içimize.

VARDIĞINIZIN FARKINDA OLMAYIP HEP İÇİNDEN GEÇTİĞİNİZ BİR KÖY KIZILLI..


Medeniyete ait ilk gördüğümüz şey yukarımıza düşen kiremitli bir çatı idi. Hasan Hocam’a sorduğum ‘köye geldik mi’ sorusunun ne kadar anlamsız olduğunu seyahat sonunda anladım. Çünkü Kızıllı bir bütün değil parçalarının hiçbiri göz hizanızda olmayan darmadağın bir pazıl gibi. Köy; yamaçlara, tepelere serpilmiş, dik dağ eteklerine tutunmuş mesken kümelerinden oluşmuştu. Birbirine kilometrelerce uzaktaki konut öbeklerini doğanın yeşil şalını aralayan açılara denk düştüğünüzde fark edebiliyorsunuz. Günlük hayatını bu kadar farklı köşelerde sürdüren insanların köy tüzel kişiliğine nasıl bir aidiyet hissettiğini merak ediyorsunuz.
Asırlık ağaç gövdelerinde en pırıltılı tonlarını kuşanmış yosunlar ve ödünsüz bir alacaklı refleksiyle tırmanışa geçmiş sarmaşıkların saltanatı oldukça dikkat çekici. Sanki o bilge ağaçlardan bunca yıl yaşamış olmanın vergisini talep eden hacizciler gibi..



MUHTAR ATLAY’IN KONUKSEVERLİĞİ


Önce muhtarı bulmalıyız dedi Hasan Hocam. Sürekli tırmanıyoruz. Tekleme köy evleri geçiyoruz. Yolun altında ve üstünde kılcal bir yolla ulaşılan mesafelerde kurulmuş evler. Hepsinin yolu engebelerle didişerek açılmış. Muhtarın evi sanıp saptığımız bir evin önünde iki çocuk karşılıyor bizi. 3-5 yaşlarında, dört boncuk göz, iki gülen yüz. Doğanın tüm saflığıyla tasarlanmış kendilikleriyle şeker getirip getirmediğimizi soruyorlar. Dağ başında bir çocuk için şekerin ne anlama geldiğini düşünüyoruz. Tedbirsizliğimizden utanıyoruz. Bereket versin binitimizin sahibi aynı zamanda torun sahibiydi. Aracın zulalarından şekerleme ve çikolata bulunca rahatladık. Anne çıktı dışarı. Muhtarın evini tarif etti nezaketle. Bir süre daha yol aldık. Köydeki evlerin karakteristiğine uygun, yamaca yapışmış bir evdi Muhtar Aynur Atlay’ın evi. Kümes, ahırlar, müştemilat, odunluk, ekmeklik, mutfak gibi eklentilerle yayılıp dağılmış bir barınak. Emekçi, güler yüzlü bir eşi ve henüz bir yaşını doldurmamış gürbüz, cin gibi bir minik var evde. Adı Egemen Mert.. Muhtar’ın son derece samimi konukseverliğine mest olduk. Bu arada Selahattin Durna’nın şefkati evin köpeği başta olmak üzere hanenin tüm hayvanlarını sardı. Muhtar Aynur’un köy konukseverliğinden taşan olanca cömertliği ve pratikliği ile hazırlattığı sofrada kırsal mutfağın en leziz yemeklerini yedik, özenle demlenmiş çayını içtik. Kısa bir sohbetten sonra Muhtar’ın nezaretinde yola koyulduk. Genç muhtar Aynur Atlay bize eşlik etmeyi bir sorumluluk ve görev saydı. Mahçubiyetimiz, ısrarımız fayda etmedi ve önümüze düştü...
Yön ve mekan kavramına ilişkin anca güneşe bakarak tahminler yürütebildiğim Kızıllı turumuz başlamıştı. Mustalaklar, Salamut, Hacıismailler, Kepez Mahallesi, Bağçukuru, Muhtarlar Mahallesi, Olukbaşı Mahallesi, Ömerler Mahallesi, Elmalıbük, Çaltı, Dutdibi, Hatıplar, Olukgeçtiği... Bir sürü yer, bi o kadar isim: her isim bir öykü.. İne çıka, kıvrıla tırmana katettiğimiz yollar, yollar..
Kızıllı ziyaretimiz Hasan Konu Hoca’nın köy okullarına dair hazırladığı bir çalışmaya kaynak sağlama amacına yönelikti. Üç eski okul gezdik. Hacıismailler, Elmalıbük ve Kızıllı Merkez İlkokulu..



OKUL VE EĞİTİMİN DOKUNAKLI ÖYKÜLERİ


Beni her eski yapı hüzünlendirir. Ama o eski yapı terkedilmiş bir köy okulu ise, yalazını yüreğimde hissettiğim bir kor, genzimde düğümlenen hıçkırık, eski uzun geçmişin sokaklarındaki dalgınlığımdır.. Kavruk köy çocuklarının mahçup yüzü, kendisini vicdanındaki ülküye borçlu sayan öğretmenin tebeşir lekeli elleridir.. Karanlığın hükmüne usulca sokulan bir ayışığıdır..
Hacıismailler İlkokulu iliştiği yamaçtan göle doğru derin bir panoramaya bakıyordu. Elmalıbük İlkokulu bitişiğinde şırıl şırıl akan derenin menderesinde içerlek bir konumda öylece duruyor; Merkez İlkokulu ise baraj gölüne dönük cephesiyle anıtsal bir mağrurluk içindeydi. Terkedilmişlerdi, kederli kimsesizlikleriyle baş başaydılar ama yok olmamış, çökmemişlerdi.. Aydınlanmanın dik başlı direncinin sembolleri gibiydiler.
Bu mekteplerin eğitim kadrolarının yaşadıkları ise köyü köy yapan anlatılardı. Kızıllı havzasının geçit vermez zorlu coğrafyasındaki yol öykülerinin hemen hepsi ibretlik roman kıvamındaydı. Kimdi bu öğretmenler: Devletin dünyayı kavrayış biçiminden kıllandığı tekinsiz görüşleri kuşanmış solcular, komünistler, kürtler ve devlette dayısı olmayan bilimum Anadolu çocukları...
Paşa Utkan hocam ve diğerlerinin dokunaklı, acı öykülerine bir parçasını vererek yücelmiş müşterek bir mahrumiyet kültürü ve gönül kırıklığının yurdu olmuş Kızıllı.. Mehterli söylevlerle yurdun ücralarına uğurlanan ilim irfan ehlinin itilmişliğine ayın onbeşi gibi net ve güçlü bir aynadır Kızıllı.. Ulaşıma dair fizik koşullarında nisbi bir iyileştirmenin anca hidroelektrik santralinin nimetleri ortaya çıktığında hatırlanan gözden çıkarılmış bir köydür halen..
Okulu olmayan, bir buçuk saat sabah bi o kadar akşam vakti tam üç saati yolda geçiren yavruların Çandır’a ulaştığı taşımalı eğitim sisteminin yorgunudur Kızıllı..
Her gün üç saati motor uğultusu dinleyip, dehşetli riskler barındıran güzergahtan sağ salim okula ya da eve varabilme umuduna destur çekmekle geçen talebenin geleceğine ilişkin hangi umutlar taşınıyor acaba?..



ŞİRİN VE İNCELİKLİ BİR MABET


Kızıllı’daki son durağımız Merkez Camii, yani herkesin Zeytinli Cami olarak bildiği mabetti. Caminin genç imamı Ali Erol’un içten nezaketi, caminin çevresinin temizliğine gösterdiği özen, lojman ve etrafındaki bitki örtüsünün bakımı oldukça etkileyiciydi. Caminin içinde yer alan; köyün cömert doğasından sembolik bir parça olarak cemaate misafir olan zeytin ağacı ise ülkemizdeki ibadethanelerde örneğine az rastlanan umut verici bir doğa saygısı ve şükran belgesiydi. Bir tarım köylüsünün ibadetine ürününü, emeğini ve ekmeğini eklemesiydi..
Mimarisindeki ahşap yoğunluğunun sıcaklığı, alçakgönüllü hacmi, temizliği, tertibi, düzeni ile huzur verici bir ibadet mekanı..
İlçe merkezimizdeki Hacı Ömerağa gibi tarihi camilerin hacı emmilerin verdiği sözlü çürük raporları ile yıkıldığını, ağaçlarının yok edildiğini, yeni yapıda ise bir saksılık yeşil alana dahi tahammül edilemeyip tüm arsanın betonlandığını gördük. Hatta Hükümet Camii’nde olduğu gibi hızını alamayan beton sevdalılarının; ibadete gelen cemaate kamu hakkı ve hukukunun anlatıldığı caminin tuvaletini bile caddedeki yaya kaldırımının tamamını yok ederek inşa ettiğine tanık olunca Kızıllı’daki alçakgönüllü, görgülü anlayışın değerini daha iyi anlıyorsunuz..
Aydınlık ruhları, memleket sevdaları ve tarihe not düşme çabalarını çok sevdiğim iki güzel yol arkadaşımla dönüşe geçiyoruz. Kızıllı doğa cennetinin zengin öyküleriyle beslediğimiz ruhumuzun ne kadar bahtiyar olduğunu anlatamam.. Osman Oktay İstanbul ..13 Şubat 2019

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Osman Oktay - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak NNC Haber Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan NNC Haber hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler NNC Haber editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı NNC Haber değil haberi geçen ajanstır.

01

Selim - Hocam baya bir uzun yazı yazmışsınız ama hiç fotoğraf eklememissiniz o yönü ile eksik kalmış yazınız. Keşke birkaç foto ekleseydiniz.

Yanıtla . 0Beğen . 0Beğenme 15 Şubat 07:50


Burdur Markaları

NNC Haber, Burdur ile özdeşleşen markaları ağırlıyor.

+90 (545) 870 1515
Reklam bilgi