“ KESERİN BURGUCU”  

 

                                  

                                                  “ KESERİN BURGUCU”

 

               Nerden bilebilirdim ki, o gün hayatımın en kötü günlerinden birini yaşayıp ölümün kıyısında dolaşacağımı!

             İlkokul dörtten beşe geçtiğimiz yıl;  galiba haziran sonlarıydı…

            O sabah da her sabah  olduğu  gibi  yine  sırtımızda ekmek torbalarımız ve  önümüzde bir bölük sığırla ovanın yolunu tutmuştuk.  Ben cılız vücudum, incecik kol ve bacaklarım,  seyrek sarı saçlarım ve yırtık-pırtık giysilerimle grubun  en garibanıydım.

          O gün Karapınar  yakınlarında, Dalaman  Çayının  kıyısında  sığır güdecektik. Çayın  etrafındaki  büklükte  uzun boylu, kocaman, yeşil  kargılar vardı. Hayvanların, onları  iştahla yemeleri  çok hoşumuza giderdi. O kargılar sayesinde sığırlar  çabucak doyar;  onlar doyunca biz de sanki kendimiz doymuş gibi sevinirdik.

             Dalaman  Çayı  verimli Gölhisar  Ovasını  ortadan  ikiye  bölerek  nazlı nazlı akar,  bizim bilmediğimiz yerlerden geçerek Akdeniz’e  dökülürdü.  O zamanlar Yapraklı Barajı da yapılmadığı için “Çay” daha coşkulu, daha gürdü.  Küresel ısınma  belası  da yoktu o yıllarda… 5-6 ay kar, kış, kıyamet olur;  bütün yıl, her taraf sudan geçilmezdi. Şimdi özlüyoruz o yağışları, ama tren kaçtı artık. Doğayı kirlettik, ozon tabakasını deldik; böylece  iklimi değiştirmeyi başardık(!)

           Ama konuyu dağıtmayalım…

         Kuşluk vakti “Keser’in Burgucu” denen  yere  vardık.  Bizde  “burguç”  denirdi  ama,  doğrusu “burgaçtır”  ve girdap anlamına gelir. Sonradan duyduğuma göre burası çayın en derin ve tehlikeli yeriymiş.

          Oraya bizden önce gelmiş başkaları da vardı. O zamanlar   Burdur’da mı, Ankara’da mı okuduğunu tam olarak  bilemediğim, bizden epey büyük  Mehmet  abi de oradaydı.  Keçi güdüyordu.

         Öğle yemeğini yedik. Sıcak insanı  bunaltıyordu. Şimdi  serinlemek  için ne yapılabilirdi? Tabi ki suya girecektik...

         Biz de öyle yaptık. Sekiz-on çocuk üstümüzü başımızı çıkarıp sadece donlarla suya daldık. Daldık,  dedim ama  “ben hariç” demek daha doğru olur. Çünkü ben yüzme  bilmediğim için,  niyetim,  çayın kenarlarında cumbuldamaktı.  Niyet bu da, iş senin niyetinle bitmiyor ki!  Benden iki yaş kadar büyük Mehmet adlı (Mehmet abi değil bu!) bir çocuk, beni suyun ortasına, burgucun derin yerlerine doğru sürüklemeye  başlamasın mı!  Bana yüzmeyi öğretecekmiş!   

           Ben hem “gitmem”  diye bağırıyor, hem de el ayak hareketleriyle  çocuğa engel olmaya çalışıyordum. Ama beni sürükledi, zorla götürdü.  Bir iki dakika yardımcı olur gibi yaptı; sonra  baktı ki pabuç pahalı, nerdeyse  ikimiz de boğulacağız; mecburen beni suyun ortasında  bırakarak yüze yüze kıyıya çıktı.

        Şimdi zavallı beni düşünün!  Bilinçsiz  hareketlerle kendimi, boğulmaktan korumaya çalışıyordum. Suya bir batıyor, bir çıkıyordum. Ağzıma, burnuma sular,  ha doldu ha dolacaktı!  Heyecan doruktaydı!  Hah…Hah!… Hah!… sesleri çıkara çıkara boğulmamak için debelenip duruyordum. Ama hiç yüzme  de  bilmiyordum … Artık hızla kaçınılmaz sona doğru gidiyordum!  Çayın kenarında,beni kurtarmak için gayret eden hiçbir Allah’ın kulu da gözükmüyordu.

             Derken…

            Bir de baktım… O da ne!  Mehmet abi  o iriyarı cüssesiyle  yüze yüze bana doğru  geliyor!  Benim boğulmama ise belki saniyeler değil, saliseler kalmış! Mehmet abi  yaklaştı yaklaştı;  sonra  çevik bir hareketle beni ellerinin arasına  aldı ve omzundan yukarıya, başı hizasına kaldırdı ve  yürür gibi, yüzerek kıyıya çıktı. Demek ki, sadece  ayak ve bacak  hareketleriyle yüzmeyi başarabilmişti…

           Beni ince çakıllı kumsalın üzerine yatırdı. Gözlerime, yüzüme, nabzıma  baktı. Yaşıyordum çok şükür!  O zamanlar ya Sağlık Kolejinde okuyordu ya da Diş Hekimliğinde…

            İşte böyle dostlar!

           Mutlak bir ölümden dönmüştüm.  Ama  o  gün  bende ortaya çıkan hidrofobi(= su korkusu)   nedeniyle ömür boyu yüzmeyi  öğrenemeyecektim.

           Şimdi düşünüyorum da…

           O gün, ilerde İlçenin belediye başkanı olacak “biri” kaderin bir cilvesi olarak; kendisinden on beş yıl sonra belediye başkanı olacak  “öbürünün” hayatını kurtarmıştı.

          Hey güzel Rabbim!

          Sen nelere kadirsin…

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Ramazan Canural - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak NNC Haber Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan NNC Haber hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler NNC Haber editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı NNC Haber değil haberi geçen ajanstır.



Burdur Markaları

NNC Haber, Burdur ile özdeşleşen markaları ağırlıyor.

+90 (545) 870 1515
Reklam bilgi