Hasan Konu Yazdı İZMİTLİ (Mehmet KURNAZ) (1890-1967)


Aslen Bucaklıydı. Asıl adı Mehmet’ti. Başına İzmitlilerin poşusundan bağladığı için ona “İzmitli” derlerdi. Bucak’ın Çukur Mahallesi’nde otururlardı.
Çukur Mahalle’de güzel bir hayatları vardı. Kendileri gibi olan Türklerin yanında onların “cavır komşularımız” dedikleri birkaç hanelik gayri Müslim komşuları da vardı. Gayri Müslim komşularını da hiç kimse kendinden ayırt etmezdi. Sadece dinleri ve adları farklıydı. Yaşayışları ve dilleri de onlarınki gibiydi.


Bu komşularının hepsi de öteki Türk komşuları gibi 1.Dünya Savaşı’nın patlak vermesi sonucu ilan edilen seferberlikte Mehmet’e de askerlik çıkınca uğurlamaya geldiler. Bunlardan biri de Hacı Hüseyinlerin evinde tek başına yaşayan Rum Mariya Nine idi. Mehmet yola çıkarken o da komşuluk hakkıdır diye uğurlamaya gelmişti. Her zamanki siyah elbisesi yine üzerindeydi. Temiz ak saçlarını yine tam ortadan ayırmış, yine siyah tülbendini eşarp bağlar gibi boyun altında düğümlemişti. Pek de ihtiyacı olmadığı halde ellerini dayandığı bastonunun üzerinde birleştirmiş, bekliyordu. Dişlerinin çoğu dökülmüş, ağzında bir sürü gedik oluşmuş, çenesini kapatınca buruşuk yüzü daha bir buruşmuştu. Gözlerinde ise her zamanki sevgi okunabiliyordu.
Uğurlayıcılar hep birlikte Üçpınar’a kadar geldiler. Mehmet ayrılırken ailesiyle kucaklaşarak vedalaştı. Büyüklerinin ellerini öpen Mehmet, Mariya Nine’nin de elini öperek onunla da vedalaştı. Ayrılırken de daha kundakta olan küçücük kızı Emine’nin yanağına bir buse kondurup yavrusuyla da vedalaştı.


Mehmet, Bucaklı hemşerileriyle birlikte yürüyerek Burdur’a kadar geldi, askerlik şubesine vardı. Görevliler diğer askerlerle birlikte onları Baladız’a kadar yine yürüyerek götürüp orada bulunan trene bindirerek kıtalarına sevk ettiler.
İzmitli Mehmet, Birinci Dünya Savaşı’nda çeşitli cephelerde savaştı. Birinci Dünya Savaşı’nın bitmesinden sonra köyüne dönmek için yola çıktı. Yolu İzmit’e düştü. İzmit’te yaygın olan poşulardan bir tane alarak aynı İzmitliler gibi başına bağladı. İzmit poşusunu nedense pek beğenmişti. İşte bu İzmit poşusu onun bundan sonraki hayatında gerçek adını neredeyse unutturacak, herkes ona “İzmitli” diyecekti. Öyle de oldu. Bundan sonraki hayatında asıl adı Mehmet neredeyse unutuldu, herkes ona İzmitli dedi.
İzmitli Mehmet, başından sonuna kadar Kurtuluş Savaşı’na da katıldı. Çeşitli cephelerde savaştı. Yanında Bucaklı hemşerileri de vardı. Bunlar Toşuroğlu, Ciranoğlu, Kara İbrahim Oğlu ve ………?…… Oğlu idi. Altı hemşeri düşmana karşı birlikte durmuşlar, ekmeklerini, sularını paylaşmışlar, birbirlerinin yaralarını sarmışlardı.
Dumlupınar’da büyük bir bozguna uğrayan düşman kuvvetleri İzmir’e doğru kaçmaya başladı. Başkomutan Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın “Ordular İlk hedefiniz Ak Denizdir. İleri!” komutuyla düşmanın peşine düşen kahraman Türk askeri arasında bu altı hemşeri de vardı.
Yunanlılar kaçıyor onlar da sanki bitmeyecekmiş gibi gelen bir yürüyüşle düşmanın peşinde onları kovalıyorlardı. Yunanlılar yolları üzerindeki her köy ve kasabaya uğruyor, insanlarını acımasızca öldürüyor, geçtikleri her yerde pek çok zarar veriyorlardı. İzmitli ve arkadaşları da hiç durmaksızın düşmanı kovalıyorlardı.
Acıkmış, susamış ve yorulmuşlardı. Yunanlıların zarar verdiği köy ve kasabalara onlar da uğruyor, yardıma ihtiyacı olanlara yardım etmeye çalışıyorlardı. Ama durmuyorlardı. Çünkü ilk hedef Akdeniz’di.


Hiçbir köyde ekmek bulamamışlardı. Çünkü Yunanlılar ne var ne yoksa her şeyi adeta yok etmişlerdi. Uğradıkları kasabanın birinde canlı cinsinden bir kediye rastladılar. İzmitli Mehmet hemen kediyi vurdu Arkadaşlarına “bu kediyi bari yiyelim” dedi. Ama sürekli yürümeleri gerektiği için kediyi yemelerine fırsat yoktu. Bu sebepten kediyi yemeyi sonraya bıraktılar. Cansız kediyi Toşuroğlu’nun torbasına güzelce yerleştirdiler. Kedi Toşuroğlu’nun torbasında gidecek, uygun bir yerde durup yiyivereceklerdi. Böyle kavilleşerek düşman askerinin peşinden yola devam ettiler.
Uzunca bir süre yürüdükten sonra yine bir kasabaya vardılar. Birazcık serbestlemişlerdi. Ama takatleri tükenmek üzereydi. Hepsinin zihninde Toşuroğlu’nun torbasındaki kedi vardı. Kedinin bir parçacığını yiyiverseler açlıkları yatışıverecek, dizlerine yeni bir can gelecekti. Bu ümitle hepsi de sabretmişler, bu sabırla dağları tepeleri, aşmışlar, köyleri, dereleri geçmişlerdi. Küçücük bir ümitle nereden nereye gelmişlerdi. İşte bu küçücük serbestlikte İzmitli Mehmet, Toşuroğlu’na yaklaşarak:”Arkadaş, torbadaki emanetimizi çıkar da birer parçacık yiyiverelim.” dedi. Toşuroğlu önce bir yutkundu, durakladı, şaşırmış gibi yaparak: “Kusura bakma Mehmet, açlığa dayanamadım ben onu yedim.” dedi. Meğerse yolda giderken hem yürümüş hem de arada bir torbaya attığı eliyle kediden bir parça, sonra bir parça daha asılıp kopararak kediyi çim çiğ yemişti. İzmitli, Toşuroğlu’nun bu davranışına kırılıp darıldı. Kaç zamandır içlerinde yaşattıkları o bir parçacık yiyecek ümidi de böylece sönüp gitmişti. Büyük bir hayal kırıklığı içinde bulunan İzmitli, öfkesini alamayarak Toşuroğlu’nun yaptığını komutanına bir bir anlatarak şikâyet etti. Yiyecek konusunda çaresizlik içinde bulunan komutan atların pisliklerindeki çiğnenmemiş arpaları Toşuroğlu’na toplattı. Komutanın güzelce yıkatıp temizlettiği arpaları kavurarak İzmitli’ye yedirdiler. At pisliğinden toplanan arpalar sayesinde midesine bir parçacık da olsa yiyecek giren İzmitli, hemşerisi Toşuroğlu’yla barıştı. Böylece iş tatlıya bağlandıktan sonra altı Bucaklı hemşeri yine düşmanın peşinden yürümeye devam ettiler.
İzmitli ve hemşerileri İzmir’e düşmanın peşinden girdiler. Yine onların peşinden İzmir Limanı’na vardılar. Limana doğru koşup gelen düşman askerleri limanda hazır bekleyen gemilere kendilerini adeta atıyorlardı. İzmitli ve arkadaşları tam limana yaklaşmışlardı ki arkalarından kalabalık bir düşman askeri grubu daha geldi. Bir anda düşman askerlerinin arasında kalmışlardı. Daha durun, ne oluyor demeye kalmadan arkadan gelen düşman grubuna gafil avlandılar. Elbiselerinden Türk askeri oldukları apaçık belli olduğundan arkadan gelen düşman askerlerinin tüfek namlularını bir anda sırtlarında hissetmişlerdi. Arkadan gelen grup bir sel gibi onları da önüne katarak gemiye doğru sürüklüyordu. İzmitli ve arkadaşları ne olduğunu anlayamadan Yunanlı askerlerin esiri olarak düşman gemisine binmişlerdi. Yüzlerce, hatta belki de binlerce düşman askerinin arasında bir avuç Türk askeri kalakalmışlardı. Son grubun gemiye binmesiyle gemi de demir alarak hareket etti. İki yüz-üç yüz metre ancak gitmişlerdi ki Türk askerleri limana ulaştı. Ama ne çare onlar Başkomutan’ın emrinde Büyük Zafer’i kazanarak taa Dumlupınar’dan beri günlerdir kovaladıkları yenik düşmana İzmir Limanı’ndaki karışıklıkta esir düşmüşlerdi. Kaderde galip oldukları halde yendikleri, üstelik kaçan düşmana esir düşmek de vardı. Gemide Anadolu Rumları’ndan insanlar da vardı. Onlar Anadolu’nun çeşitli yerlerinden Yunanlılara yardım etmek için gelmişlermiş. Ama destekledikleri Yunanlılar yenilince yaptıkları hıyanetten dolayı cezalandırılmak korkusuyla köylerine geri dönememişler. Yunanlı askerlerin kaçarak bindiği bu gemiye atlamışlar, canlarını kurtarmak için Anadolu’yu terk ediyorlardı. Bunların hemen hepsinin görünüşlerinde bile bir hayır yoktu. Saçları sakallarına karışmış, içlerinin kötü niyeti sanki yüzlerine vurmuştu. Elbiseleri kir pas içinde, hiç hoş olmayan bir görüntüleri vardı. Ama hepsinin de gayet sakin acınacak gibi bir tavrı vardı ki duydukları pişmanlık sanki omuzlarından aşağıya bütün bedenlerini yere bastırıyordu.
Esir Türk askerlerinin de içinde bulunduğu Yunan askerlerini taşıyan gemi günler sonra Yunanistan’ın Pire Limanı’na yanaştı. Pire Limanı’nda kendi askerlerini karşılamak için bekleyen halk esir Türk askerlerini görünce galeyana gelerek onları yuhalamaya başladı. Yuhalamakla öfkelerini alamayınca domates atmaya başladılar. O kadar çok insanın büyük bir hınçla az sayıdaki Türk askerlerine attıkları domatesler onları sanki insanlıktan çıkardı. Esir Askerlerin elbiselerinin rengi kırmızıya boyandı, değişik bir görünüm aldılar. Her taraftan gelen domateslerle ne yapacaklarını şaşıran İzmitli ve arkadaşları çok öfkelenmelerine rağmen ellerinden hiçbir şey gelmiyordu. Yalnız bir ara İzmitlinin çok yakınına kadar gelen bir Yunanlı kadın tam domatesi fırlattığında kolunu İzmitliye kaptırdı. İzmitli o kadar öfkelenmişti ki tuttuğu kolu var gücüyle ısırdı. Kadının çığlığı kalabalığın sesi içinde kaybolup gitmesine rağmen yanındakiler olanı biteni anlayıp “hanginiz ısırdı?” diye sormaya başlamışlardı. Ama esirlerin hepsinin elbisesi domatesle boyandığı için kadının kolunu kimin ısırdığını bulamadılar.
Yunan yetkilileri İzmitli ve arkadaşlarını Pire Limanı’nda görevlendirdiler. Altı arkadaş Pire Limanı’nda devlet gözetiminde denizden tuz çıkarıp yük taşıyorlardı. Gâvurun acıması ve merhameti yoktu. İzmitlinin “taşıdığı yükün haddi hesabı da yoktu.” Ölesiye, bitesiye yük taşıyorlardı. İki yıl bu şekilde çalıştılar.
Bir gün yine limanda çalışırlarken konuşmalara kulak misafiri oldular. “Yeni Türkiye’nin lideri Mustafa Kemal, Türkiye’deki Rumların hepsini kovmuş.” diyorlardı. İşte bu söylentinin hemen ardından Pire Limanı’nda önceleri görmedikleri bir kalabalık görülmeye başlanmıştı. Bir gün Anadolu’dan Rumlarla dolu olarak gelen bir gemi Pire limanı’na yanaştı. İçinden her hallerinden Anadolu’ya benzeyen insanlar indiler. Çoluk-çocuklar, kadınlar, yaşlılar, gençler ve getirebildikleri eşyalar gemiyi doldurmuştu. Gelenlerin yorgunlukları, üzüntüleri ve hoşnutsuzlukları her hallerinden belliydi. Çoğu Türkçe konuşuyordu. İzmitli ve esir arkadaşları onlara yardımcı oldular. “Acaba bizim o taraftan gelen var mı? “diye çok merak da ettiler. Ama gelenler Bucak tarafından olmadığı gibi yakınından bile değildi. Bunun yanında İzmitli ile arkadaşları Anadolu Rumlarını görünce hemşerilerini görür gibi oldular. İçlerinde küçük de olsa bir sevinç oluştu.
Bu sevinçleri kısa sürdü. Yunanlı Devlet yetkilileri gelenleri çok kısa bir süre limanda tuttuktan sonra kamyonlara bindirerek yerleşecekleri köylere alıp gittiler. Anadolu Rumlarının gitmesinden birkaç gün sonra Pire Limanı yine kalabalıklaştı. Gemi ile gelenleri ülkenin değişik yerlerine taşıyan kamyonlar bu sefer Yunanistan’ın içlerinden aldıkları yolcuları limana getiriyorlardı. Bunların durumu da Anadolu’dan gelenlerden farklı değildi. Ama bunların gelenlerden bir farkı Türk olmalarıydı. İşte o zaman durumu çözen İzmitli ve arkadaşları bir sonuca vardılar: Türklerle Rumlar yer değiştiriyorlardı. Buna da “nüfus mübadelesi” diyorlardı. Anadolu’daki Rumlar Yunanistan’a, Yunanistan’daki Türkler de Türkiye’ye gönderiliyordu. Türkler Türkiye’de, Rumlar da Yunanistan’da yaşayacaktı. Yani herkes kendi ülkesinde yaşayacaktı. Ne güzeldi! İzmitli ve arkadaşlarının vatan özlemi duydukları bir anda bu olayların olması onları bu duyguya sevk etmişti. Ama ne gelenlerin ne de gidenlerin bu durumdan memnun olmadıkları kesin olarak izlenebiliyordu. Bu hoşnutsuzluk sanki yüzlerinden okunuyordu. Çünkü her iki taraftan da gelenler doğdukları köylerinden, evlerinden hiç hazırlıksız olarak kalkmışlar, ellerine neler alabildilerse onlarla birlikte yola düşmüşlerdi. Hiç biri kendisini bekleyen yeni hayatın nasıl olacağını bilemediğinden bunun endişesiyle olacaktı ki huzursuzluğunu gizleyemiyordu.
İzmitli ile arkadaşları Anadolu’ya gidecek olan gemiye binip kaçmayı düşündüler. Ama Yunanlı yetkililer buna kesinlikle göz yummadıkları gibi kaçmamaları için tedbirlerini de aldılar. Gemi kalkacağında gerekli kontrolleri yaptılar. Daha sonraları gelip giden, Anadolu’dan Rum, Yunanistan’dan Türk taşıyan gemiler Pire Limanı’na yanaşıp ayrıldılar. Ama onların bu gemilerden hiç birine atlama şansı olmadı. Böyle bir şansı hiç yakalayamadılar. Hiç hemşeriyle de karşılaşamadılar. İzmitli ve arkadaşlarının esirlikten kurtulmak için duydukları sevinç de böylece yok olup gitti. Onlar yine Pire Limanı’nda ölesiye yük taşımaya devam ettiler. Onların bu durumundan herhalde Türk devlet yetkililerinin hiç haberi yoktu. Öyle olmasa bu kadar soydaşını bağrına alan yeni Türk devleti onları da mutlaka kurtarırdı. Onların esaretinden mutlaka kimse haberdar değildi. Onlar belki de şehitler listesine kaydedilmişlerdi bile. Yol-iz de bilmedikleri için hiçbir yere başvuramamışlardı. Artık dönüş ümitleri de hiç kalmamıştı. Bu gâvur ellerinde böylece kalakalmışlardı.
Mübadelenin üzerinden epeyce bir süre geçti. İzmitli bir gün görevli olarak Atina’ya götürüldü. Bir süre de orada çalışacaktı. Ama Atina’da kaçmaması için onu pek sıkıştırmıyorlardı. Hatta bazen Atina’da dolaşıp gezebiliyordu bile.
Yine böyle bir serbest zamanında Atina Meydanı’nın tam ortasından gelen gayet güzel bir Türkçe’yle söylenen “Teke Eli’nden kimse yok mu? Teke Eli’nden kimse yok mu?” cümlesiyle irkildi, donup kaldı. Hem güzel Türkçe, hem de kendi elini söyleyen bu cümle o kadar tatlı gelmişti ki duyduğu heyecandan dolayı bütün bedeni sanki bir yaprak misali titreyip sallandı. Onun köyü Bucak Teke Eli’ndeydi. Teke Eli’nden gelen ta kendisiydi. Ama bu tanıdık cümleyi söyleyen kimdi? Meydanın ortasından gelen bu Teke Eli sözünü kim söylüyordu? İzmitli, heyecanını bastırmaya çalışarak Teke Eli sözünün geldiği tarafa döndü. Atina Meydanı’nın ortasında bastonuna dayanmış bir halde duran yaşlı bir kadın gelene geçene Teke Eli’nden gelen kimse yok mu? diyordu. İzmitli aynı heyecanla yaşlı kadına doğru yavaş yavaş yürümeye başladı. Kadına yaklaştı. Yaşlı kadın halen gelene ve geçene aynı sözü söylüyor, ama hiç kimse onunla ilgilenmiyordu.
İzmitli dikkatlice yaşlı kadını inceledi, inceledi, tanıyacak, hatırlayacak gibi oldu. Bu boy, siyah dastardan fışkıran bu ak saçlar, bu dişsiz ağzın yumuluşuyla daha da buruşan bu buruşuk yüz, bu buruşuk yüzün üzerindeki kalın siyah kaşlar,kaşların altındaki çukurlukta parlayan simsiyah gözler ve bu gevrek ses!….Tanıyıverecek, hatırlayıverecek gibi oluyor ama bir türlü hatırlayamıyordu.
Hafızasını çok yormasına rağmen yaşlı kadını bir türlü hatırlayamayan İzmitli halen “Teke Eli’nden kimse yok mu?” diye o hasret kaldığı anadiliyle konuşan kadına biraz da acıyarak yaklaştı. Tam önünde durdu.
“Nine, ben Teke Eli’ndenim. Sen kimsin?” diye sordu. Yaşlı kadın duyduğu Türkçe cümleyle adeta sarsıldı. Sanki hiç ümit etmiyormuş ya da artık ümidi tükenmiş birinin haliyle titredi. İki eliyle dayandığı bastona daha bir sıkı sarılıp daha dik durarak çok kısa bir süre öylece kalakaldı. Gözleri çanağından fırlayacakmış gibiydi. İzmitli Mehmet’in gözlerinin ta içine bakıyordu. Birden o buruşuk yüzüne tatlı bir tebessüm yayılmıştı. O İzmitliyi tanımıştı sanki. İzmitli öyle düşünerek halen zihnini yoruyordu. Yaşlı kadın onun şaşkınlığını anlamış olacaktı ki konuşmaya başladı: “Ulan Mehmet, sen askere giderken komşularla birlikte sizin koca kapıya kadar ben de gelmiştim! Seni Üçpınar’da uğurlayanların arasında ben de vardım! Ben Çukur Mahalle’de Hacı Hüseyinlerin evinde oturan Mariya Ninen, beni niçin tanıyamıyorsun,” dedi.
Mehmet iyice şaşırmış, sanki aptallaşmıştı. Atina Meydanı’ndaki bu kadın yıllar öncesini nasıl bilebiliyordu. Mehmet tam bunu düşünürken düğümü yine yaşlı kadın çözdü:”Mehmet, ben Mariya Ninen! Mariya Ninen! Tanımadın mı?” deyince İzmitli Mehmet deminden beri tanış gelen bu buruşuk yüzlü kadını hatırlayıverdi. İki hemşeri büyük bir hasretle kucaklaştılar. Uzun süre öylece kaldılar.
Mehmet, Mariya Nine’yi tanıyamamakta haklıydı. Çünkü yıllardır görmemişti. Hem de burada, doğdukları yerden yüzlerce kilometre ötede yabancı bir ülkede karşılaşacaklarını hiç tahmin de edememişti. Ayrıca çektiği çileler Mariya Nine’yi biraz daha ihtiyarlatmıştı. Yüzü daha bir buruş buruş olmuştu. Ama dikkat etseydi, hafızasını iyice yorsaydı mutlaka hatırlayabilirdi. Kendisi de elbette değişmişti, ama Mariya Nine bak kendisini nasıl tanımıştı. Mariya Nine’yi tanıyamadığı için kendine biraz da kızmıştı. Bucak’ın Çukur Mahalle’sinden bir komşularının başka bir ülkede böyle karşısına çıkacağını da hiç aklına bile getirmemişti. Ama olsun, yad ellerde Hıristiyan da olsa bir komşusuyla karşılaşmak onun için gerçekten çok güzel bir olaydı. İçine dolan duygular hayatında duyduğu en güzel duygulardandı. İzmitli Mehmet, Mariya Nine’yle karşılaştığı için çok mutlu olmuştu. Sanki annesine kavuşmuş gibiydi.
Bir köşeye çekilip uzun uzun hasretlik giderdiler. Mariya Nine burnunda tüten Teke Eli toprağından hem de komşusu olan bir gençle karşılaşmaktan, onunla memleketten, memleketin taşından-toprağından konuşmaktan çok mutluydu. Mehmet’e dili döndüğünce “mübadele”yi anlattı. Türkiye’deki Rumlar Yunanistan’a getirilmiş, Yunanistan’daki Türkler de Türkiye’ye onların boşalttıkları yerlere gönderilmişti. Mehmet mübadeleyi biliyordu. Pire Limanı’nda Türkiye’den gelenlerin o gönülsüz halleri gözlerinin önündeydi. Gidenlerin de mutsuzluğunu gayet iyi olarak hatırlıyordu. Ama Mariya Nine’nin büyük bir heyecanla anlattıklarını can kulağıyla dinliyordu. Mariya Nine de hayatının bu en zor serüvenini hiç durmaksızın anlatıyordu.
Isparta ve Burdur’da yaşayan gayri Müslimlere mübadele olduğunu söylemişler, göç için kısa zamanda hazırlanmalarını belirtmişlerdi. Isparta’da, Eğridir’de, Burdur’un köy ve kasabalarında yaşayan Rumlar belirlenen günde kağnı ve at arabalarıyla, bazıları da yaya olarak yola çıkmışlardı. Çok uzun bir kafile oluşmuştu. Bucak’a geldiklerinde Bucaklı Rumların da kafileye katılması için kısa bir mola verildi. Kafilenin bir ucu Kahveler’de bir ucu Akyokuş’un ötelerindeydi. Çayırlara oturmuşlar bekliyorlardı.
Bucaklı Rumlar da Yoncaaltı’nda toplandılar. İçlerinde Mariya Nine ile diğer komşuları da vardı. Burada topraklarından ayrılmanın verdiği üzüntüyle ağlaştılar. Başlarına doğup büyüdükleri bu topraktan koparılıp götürülmek nereden çıkmıştı? Onlarla Türk komşuları arasında hiçbir sorun da yoktu. Aslında Mariya Nine başta olmak üzere bu çevrede yaşayanların Rumlara benzeyen tek yönleri Ortodoks Hıristiyan olmalarıydı. Onlar da Türkçe konuşuyorlardı. Simaları, ten ve saç renkleri, koyu siyah zeytin ya da kahverengi gözleri aynen Türklere benziyordu. Bu bölgede mübadeleye tabi tutulan bu gayri Müslimlerin belki de tamamına yakını Karamanlıydı. Türkiye’nin diğer yerlerinde olduğu gibi uluslararası anlaşmalara göre İslamiyet dışındaki dinlere mensup olanlar mübadeleye tabi tutulmuşlardı. Kasabanın devlet görevlileri, büyük devletlerin bir oldubittiyle bu kararı aldıklarını, Türkiye ve Yunanistan’ın da buna uymak zorunda olduklarını belirttiler. Nasıl bir yolculuk yapacaklarını, nerelere gideceklerini anlattılar. Üzülmemelerini kendilerini bambaşka ve yepyeni bir hayatın beklediğini söyleyerek basit bir uğurlama töreni düzenlediler.
Mariya Nine bundan sonra Isparta, Eğridir ve Burdur’dan gelenlere katılışlarını, Antalya’ya varışlarını, Antalya Rumlarıyla birleşmelerini limanda kendilerini bekleyen Gülcemal Gemisi’ne binişlerini bir bir anlattı. Hiç görmedikleri denizde yaptıkları birkaç günlük zorlu yolculuğu bütün ayrıntılarıyla yeniden hatırladı. Yıllardır burada Yunanistan’da memleket toprağı Teke Eli’nden hiç kimseyle karşılaşmadığını, hasretinin dayanılmaz bir hal aldığını belirtti. Umutsuzluğun dopdolu olduğu bir umutla Atina Meydanı’na gelip, içindeki özlemi haykırırcasına Teke Eli’nden bir geleni sorduğunu söyledi. Mariya Nine’nin kalın kaşlarının altındaki kara gözlerinden çıkıp buruşuk yanaklarından aşağıya süzülen gözyaşları onun memleket hasretini daha iyi anlatıyordu.
İzmitli de yıllardır toprağına hasretti. Mariya Nine’nin siyim siyim ağlaması onun da özlemini yeniden depreştirdi. O da doya doya ağlıyordu.
Neden sonra sakinleştiler. Mehmet, Mariya Nine’ye geride bıraktığı ailesini, Bucak’ı, Çukur Mahalle’yi, Üçpınar’ı ve küçücük kızı Emine’yi sordu. Memleketten havadisleri büyük bir açlıkla öğrenmek istiyordu. Fakat Mariya Nine Yunanistan’a geleli yıllar olmuştu. Onun verdiği bilgiler de eskiydi. Ama olsundu, o memleket haberlerini bugün duyduğundan onun için yeni sayılırdı.
Kim bilir daha neler neler olmuştur. Cepheden kim bilir kimler dönebilmiş, kimler dönemeyip şehit düşmüştür. Ya kendileri? Bucaklı altı arkadaşın durumunda olanlar… Hiç akla gelmeyecek bir şekilde esir düşmeleri ve yıllardır kimseden habersiz yad ellerde esaret hayatı yaşamaları. Ne şehit olabilmişler, ne de geriye dönebilmişlerdi. Acaba onlar kayıtlara ne olarak geçmişlerdi. Aileleri onlar hakkında neler düşünmüşlerdi? Yıllardır dönemedikleri için artık gelmelerinden ümidi kesmiş olsalar da haklılardı. Büyük ihtimalle onların dönmelerinden artık ümit kesilmişti. Onların durumunda başkalarının da olabileceğini ise hiç düşünemiyordu. İzmitli Mehmet böyle düşünüyordu.
İzmitli Mehmet’in ilk karşılaşmasından sonra Bucaklı altı hemşeri Mariya Nine ile sık sık görüştüler. Onlar Mariya Nine’de, Mariya Nine de onlarda memleket özlemini gidermeye çalıştı. Mariya Nine, artık Yunanistan’ın bir vatandaşı olarak bütün haklara sahipti. Teke Eli’nden hemşerilerine çok yardımcı oldu. Onların o güne kadar yapamadıkları pek çok işi Mariya Nine tanıdıklarına gördürdü. Gidemedikleri çok yerlere onun sayesinde gidebildiler. Göremedikleri pek çok ihtiyaçlarını da giderebildiler. Mariya Nine’nin hemşerileri eski yaşantılarına göre daha rahattılar. Ama esir Türk askerlerinin bu durumu sonuna kadar böyle gidemezdi.
Mariya Nine ve altı hemşerisi sık sık görüşmekten oldukça mutluydular. Ama altı arkadaşın da burnunda memleket havası buram buram tütüyordu. Yunanistan’a geleli iki yıl olmuş, on bir yıl da öncesi var… Hesap, hesap… Ohooo onlar Bucak’tan ayrılalı on üç yıl olmuştu. Burada unutulmuşlardı. Daha doğrusu onların Yunanistan’da esir hayatı yaşamalarından büyük ihtimalle Türkiye Cumhuriyeti görevlileri de dâhil olmak üzere hiç kimsenin haberi yoktu. Yeni Türk devletinin Yunanistan’daki temsilcilerinin haberleri olsa onları buradan mutlaka kurtarırlardı. Mutlaka vatanlarına ve ailelerine kavuşurlardı. İzmitli Mehmet böyle düşünüyordu.
Memleket özlemini, sevdiklerine karşı duyduğu hasreti Mariya Nine’ye her zaman açardı. Bir gün Mariya Nine’yle birlikte yine Teke Eli’nden Burdur’dan Yunanistan’a mübadele ile göç etmiş olan hemşerileri Apostol ile Hamit Eli’nden Eğridir’den göç eden Paraşuva da İzmitli’yi görmeye geldiler. Onlarla da aynı toprağın insanı oldukları için büyük bir sevgiyle kucaklaştılar. Apostol ile Paraşuva Yunanistan’a gelince çabucak uyum sağlayabilen mübadillerdendiler. Diğer mübadiller dışlanmalarına rağmen onlar kısa sürede yerli halktan çoğu kişilere kendilerini kabul ettirmişlerdi.
Uzun uzun sohbet ettikten sonra İzmitli içindeki memleket özlemini yine anlatmaya başladı. İzmitli içinin hasretini anlattıkça Mariya Nine Apostol ve Paraşuva’ya “dediğim gibi değil mi? ,hasreti gördünüz mü?.... “ anlamına başını sallıyordu. Meğerse Mariya Nine bu hemşerilerini Bucaklıların durumlarını göstermek için getirmişmiş. İzmitli’yi dinleyen Apostol ve Paraşuva, tanıdıkları aracılığıyla Bucaklı esir askerlerin durumunu Türk ve Yunanlı yetkililere duyuracaklarını, onların vatanlarına kavuşmaları için yardımcı olacaklarını söylediler. Onlara göre de bu esaret artık bitmeliydi.
İzmitli ve arkadaşlarının Mariya Nine’nin Atina Meydanı’nda Teke Eli’nden hemşeriler araması sonucunda kaderleri değişmişti. Apostol ile Paraşuva büyük uğraşılar sonunda İzmitli ve arkadaşlarını Türk makamlarıyla buluşturmaya muvaffak olmuşlardı. Türk makamları da yurttaşlarına sahip çıkmış, Yunanlılarla gerekli temaslarda bulunarak onların topraklarına dönüşleri için mücadele vermiştisonunda. İlk gemi ile İzmir’e gönderileceklerdi. Apostol ve Paraşuva’nın bu mücadeleleri her türlü övgünün üzerindeydi. Son görüşmelerinde İzmitli onlara “Bu uğraşılarıyla Teke Eli toprağının hakkını verdiklerini söyleyerek şükranlarını belirtmişti.
Mariya Nine ile Bucaklı hemşerileri çok zor bir vedalaşmayla ayrılabilmişlerdi. Hepsinin içinde sevinç ile burukluk karışımı duygular vardı. Hele İzmitli ile Mariya Nine’nin vedalaşması insanın içine batıyordu. Bucak’ta Çukur Mahalle’de aynı sokakta yaşanan bir hayatın onları yıllar sonra Ege’nin lacivert maviliklerinin ötelerinde karşılaştırması ve şimdi yine ayrılıyor olmaları….Hem de ananın evladından ayrılması gibi acı bir ayrılmaydı. İzmitli ile arkadaşları vatanlarına kavuşacaklardı. Ama Mariya Nine vatanından, beden ve ruhunun mayasını oluşturan toprağından işte şimdi gerçekten ayrılıyordu. İçindeki hüzün Bucak’tan koptuğu, Gülcemal Gemisi’yle Akdeniz’in engin sularına açıldığı günkünden daha çoktu. Geri kalan ömrünü bu hüzün ve Teke Eli özlemiyle geçirmeyi artık kabullenecekti. Ama ağlamayacaktı. Mehmet’e söz verdiği gibi onu dimdik durarak uğurlayacaktı. İzmir’e doğru yola çıkan geminin güvertesinden kendisine el sallayan altı hemşerisine o da zorlukla kaldırdığı o kupkuru elini ağır ağır son kez salladı. Gemi Pire Limanı’ndan tornistan yaparak çıktı, manevralar yaparak döndü ve İzmir yönüne yöneldi. Mehmet’le arkadaşları da artık geminin öbür tarafında kaldıkları için görünmez oldular. İşte o anda Mariya Nine’nin zeytin karası gözlerinden buruşuk yanaklarına, yanaklarındaki derin vadilere akarcasına seller gibi yaşlar yuvarlandı. İki kuru elini her zamanki gibi bastonunun üzerinde birleştirerek giden geminin ardından baktı baktı . İzmir gemisi ak köpüklü lacivert mavi sularda bir noktacık gibi kalıncaya kadar o da orada öylece kaldı.
İzmitli ile arkadaşları çok sevinçliydiler. Ama içlerinde yine de bir burukluk vardı. Hep o aynı duygu yine beyinlerine gelip saplanmıştı. Acaba aileleri onları nasıl biliyorlardı? Ailelerinin gözünde şehit mi olmuşlardı? Savaş biteli dokuz yıl olmuş, dokuz yıldır dönmeyen insandan ümidi kesmişler miydi? Her biri gencecik insanlardı, acaba ümidi kesip de yeniden evlenmişler miydiler? Bu kadar yıl sonra nasıl karşılanacaklardı?.....Hepsinin de zihninde bu sorular birbirini kovalıyordu.
İzmitli, eşine güvendiğini, eşinin başkasıyla kesinlikle evlenmeyeceğini söyledi. Yine de hepsinin içinde bir kuşku sürekli dolaşıp duruyordu. İzmir gemisi Ege’nin ak köpüklü mavi suları arasında ilerlerken altı arkadaş geçmişin muhasebesini, geleceğin belirsiz planını yaparak vakit geçiriyorlardı.
Geminin yarıp gittiği sulara bakarken içlerinden biri çok susadığını fark etti. Belli ki denizin tuzu yakmıştı. “Üçpınar ne güzel akıyordur, şimdi Bucak’ta olsaydık da Üçpınar’ın buz gibi sularından kana kana içseydik,” dedi. Diğerleri de gerçekten susadıklarını fark ettiler.Yalanıp dilleriyle dudaklarını ıslattılar. Toşuroğlu “eğer sağ salim Bucak’a, kasabama kavuşursam vallahi Üçpınar’ın oluğundan değil de dibeğinden camızlar gibi su içeceğim!” dedi. Toşuroğlu’nun bu sözü hemşerilerini de heyecanlandırdı. Onlar da sağ salim Bucak’a ulaşırsak Üçpınar’ın oluğunu bırakıp dibeğinden camızlar gibi su içeceğiz diye kendi kendilerine söz verdiler.
Uzunca bir yolculuktan sonra gemi İzmir Limanı’na yanaştı. Onları hiç karşılayan olmadığı gibi ilgilenen de olmadı. Altı arkadaş İzmir Garı’na gittiler. Yunanistan’dan gelen esir askerler olduklarını memleketlerine gitmek istediklerini belirttiler. Gar görevlileri onları Burdur yönüne gidecek olan bir trene bindirdiler.
Trenle Dinar yakınlarındaki Karakuyu’ya kadar geldiler. Karakuyu’da trenden indiler. Çünkü tren Karakuyu’dan başka bir yöne gidecekti. Karakuyu’dan Burdur’a oradan da Bucak’a kadar yaya olarak yürüdüler. Bucak’a geldiklerinde tan yeri ağarmaya başlamış, şafak sökmüştü. Küçücük kasabalarının bütün yolları ve sokakları bomboştu. Küçücük kasabaya temiz bir sessizlik hâkimdi. Tek tük horoz sesi ile birkaç köpek ulumasından başka hiçbir şey duyulmuyordu. Doğup büyüdükleri şirin kasabaları ortalık aydınlandıkça kendini belli ediyor, sabahın tazeliğinde gözlerine daha bir güzel gözüküyordu. Topraklarına kavuşmaktan sonsuz bir heyecan ve mutluluk duyuyorlardı.
Sağa, sola sanki aptallaşmış gibi bakarken kendilerini Üçpınar’ın önünde buldular. Ege Denizi’nin ortasında duydukları susuzlukta kendilerine verdikleri sözü hatırladılar. Aynı susuzluğu yine hissederk, içlerinin ateşini söndürürcesine Üçpınar’a doğru koştular. Aynen söz verdikleri gibi Üçpınar’ın dibeğine altısı birden yanaşıp sanki kapaklandılar. Şırıl şırıl akan oluklara hiç bakmadılar bile. Verdikleri sözü tutarak Üçpınar’ın dibeğinden camızlar gibi su içtiler.
Altı arkadaş yıllardır birbirlerinden hiç ayrılmamışlardı. Kader onları oradan oraya acımasızca savurmuş, ama birbirlerinden ayırmamıştı. Yıllardan sonra kavuştukları kasabalarında artık ayrılma vakti gelmişti. Vedalaşmayı hiç beceremeyen hemşeriler Üçpınar’ın önünde bir daha hiç karşılaşamayacaklarmış gibi kucaklaşıp vedalaşarak evlerine doğru yürüdüler.
İzmitli Mehmet, Çukur Mahalle’deki evlerine vardı. Arkadaşlarına “ben karıma güveniyorum, başkasıyla evlenmeyip beni beklemiştir,” demişti. Evlerine yaklaştıkça içini bir korku sarmaya başladı. İçinden ister istemez ”ya bir de yanıldıysam?” düşüncesi geçmeye başladı. Sabahın bu erken vaktinde işte bu korkulu duygularla savaşa giderken çıkıp gittiği koca kapıya vardı. Kapıyı şöyle bir yokladı, kapı arkasından sürgülüydü. Bir süre durakladıktan sonra bütün cesaretini toplayarak kapıyı çaldı. Anında içerden “kim o?” sesi geldi. Anasının sesiydi bu. Yıllardır duymasa da anasının sesini hemen tanımıştı.
İçeriye doğru “Ana ben oğlun Mehmet, aç kapıyı!” diye seslendi. Ama anası Mehmet’in şahadetine o kadar inanmıştı ki kapıdan gelen sese hiç dikkat etmek gereğini bile duymamış:”Mehmet savaşta şehit düştü. Eğlenme benimle, git başımdan !”dedi. Mehmet daha yüksek bir sesle “Ana ben ölmedim, oğlun Mehmetim, aç şu kapıyı!” dediyse de anası bir türlü kapıyı açmaya yanaşmadı. Bir yandan Mehmet’in şehit düştüğünü tekrarlıyor, diğer taraftan da kapıdakinin gitmesi için telkinde bulunuyordu. Mehmet, kapıyı daha da hızlı bir şekilde yumruklayarak “ana beni sesimden de mi tanımadın. Ben oğlun Mehmet’im, bak ölmedim aç şu kapıyı” dediğinde anasının içine bir şeyler aktı. Ta yüreğinin derinliklerinden bir şeyler kopup geldi boğazı düğümlenmeye başladı. Oğluydu bu gelen! Yıllardır yolunu gözlediği, ne kadar şehit düştü denilse de gelmesinden hiç bir zaman ümit kesmediği biricik oğluydu bu gelen!
Koşar adım kapıya varıverdi ve kapıyı açmasıyla beraber oğluyla kucaklaşması bir oldu. Uzunca bir süre öylece kaldılar. Artık ortalık iyice aydınlanmıştı. Sarmaş dolaş eve doğru yürüdüler. Mehmet’in bakışları odanın daracık penceresinden içeri kayınca karısıyla birlikte genç bir kızın yattığını gördü. O eşinin evlenmesinden bir an korkmuştu. Korktuğu başına gelmedi, ama bu genç kız kimdi? Büyük bir heyecanla anasına bu genci sordu. Anası gayet rahat bir edayla “kızın Emine” deyiverdi. Minicik bir kız çocuğu olarak koyup gittiği Emine büyümüş, genç bir kız olmuştu. İzmitli Mehmet eşi ve kızıyla da büyük bir hasretle kucaklaştı. Kasabasına ve sevdiklerine kavuşturduğu için yüce Mevla’ya şükretti.İzmitli Mehmet’in eşi ,Emine’ye “kızım ateşi alevlendir,ocağımızın tüttüğüne herkes görsün,dedi.
Sonraki günlerde evleri dolup dolup taştı. Kasabalıların hemen hepsi İzmitli Mehmet’i ve diğer arkadaşlarını ziyaret ederek onlara hoş geldiniz dediler. İzmitli bilhassa Yunanistan’daki hatıralarını, Pire Limanı’nda çektiği haddi hesabı olmayan yükleri, Atina Meydanı’nda Mariya Nine ile karşılaşmasını, Burdurlu Apostol’u, Eğirdirli Paraşuva’yı, onların yardımını, vatana dönüşlerini, Üçpınar’ın dibeğinden kana kana su içişlerini, eve gelişlerini bir bir anlattı, anlattı, anlattı…
O anlattı, defalarca anlattı, arkadaşları anlattılar, kasabalılar da her seferinde can kulağıyla dinlediler.
Hayat artık bir düzene girmişti. Bir kaç yıl sonra İzmitli, Emine’nin mürüvvetini de gördü. Ona İzmitli lakabının yanında ölesiye yükler taşıdığı Pire Limanı’ndan dolayı “Pireli” de demeye başladılar.
Bucak toprağında yetişen İzmitli Mehmet ve memleket, daha doğrusu Teke Eli Bucak sevgi ve özlemini ölünceye kadar içinde yaşatan, Mariya Nine de bu toprağın bir adım öne çıkanlarındandır.
KAYNAK KİŞİLER
1-Mehmet GÜNEL - İzmitliyi gençliğinde dinleyip bugün bize aktardı.
2-Türkay HAYTA- İzmitlinin torunu.
3-Havva KURNAZ-İzmitlinin gelini.
4-Ali Baki KURNAZ-İzmitlinin oğlu
Bu yazı tarafımdan yazılmış bulunan AŞAĞIOBA’DAN ÖTEYAKA’YA adlı eserden alınmıştır.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Hasan Konu - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak NNC Haber Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan NNC Haber hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler NNC Haber editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı NNC Haber değil haberi geçen ajanstır.

02

Hayati - Bu site de bugüne kadar okuduğum en değerli yazıydı devamını bekliyorum . Bucakta Rumlar’la alakalı annem anlatırdı ama ben kafamda yerleştiremezdim çünkü Rumlar bu çoğrafyada olmaz derdim . Y lisans mezunuyum ne kadar değerli harika bi anlatımla bizi aydınlattınız . Devamını istiyoruz hiç böyle kaynaklarımız yok maalesef

Yanıtla . 1Beğen . 0Beğenme 19 Nisan 13:50


Burdur Markaları

NNC Haber, Burdur ile özdeşleşen markaları ağırlıyor.

+90 (545) 870 1515
Reklam bilgi