Hasan Konu
Köşe Yazarı
Hasan Konu
 

CAN ACISI

Sonbaharda Mıncıraklı’dan kasabaya göçerdik. Evimiz Karayvatlar Mahallesi Dere Sokak’taydı. Evimizin önünden dere akardı. Yağışlı zamanlarda dere öyle bir coşardı ki önünde kesinlikle hiçbir şey duramazdı. Dağların kırmızıya boyanmış suları çağıl çağıl uzunca bir süre akar, akar, akardı. Karayvatlar Mahallesi’ndeki bu derenin kenarındaki boşluklarda çeşitli oyunlar oynardık. Yedi kiremitler, memikliler, curruklar, mışilliler, yirmi çöpler, süsmeğen taşları, kızgın taşlar, birdirbirler, güvercin taklaları, saklambaçlar, gö. kazmacalar, çelik çomaklar… hep bu dere kenarında oynadığımız oyunlardandı. Çocukluğumdan hatırladığım ama bir türlü unutamadığım, hatırladıkça halen hüzünlendiğim olaylardan birisi de Aşağıoba Deresi’ne çıkan Dere Sokak’ın güneye doğru uzanan bölümünde gözlemlediğim bir olaydır. Günün birinde biz çocuklar Aşağıoba Deresi kıyılarında oyunlar oynarken derenin karşısındaki aralığa birkaç adam geldi. Bunlardan birisi komşumuz olan K.’ydı. Eski Köy’de oturuyordu ama o gün kasabaya gelmişti. Yanında siyah-demirî kır bir at vardı. Tüyleri yalap yalap parlayan bu hayvan biraz sonra başına geleceklerden habersiz bir şekilde kayıtsızca duruyordu. Adamlardan biri uzun boylu, kuru denilecek kadar zayıf, yaşlı ve çirkin denilebilecek kadar hoş olmayan bir yüze sahipti. Bu adam önce kollarını dirseklerinden yukarıya kadar sıvadı. Orada bulunanlara sanki emirler veriyor, onlar da bu emirleri hemen yerine getiriyorlardı. Biz çocuklar ise meraklı bakışlarla bütün olanları izlemeye başladık. Sokağın ortasına önce bir ateş yaktılar. Üzerine bir sacayak yerleştirdiler. Ateş közleninceye kadar beklediler. Bu arada o “iş bilir” adam ateşin yanına iri ağızlı iki tane ıskıran (Iskıran, ocaklığın külünü atmada kullanılırdı) ile bir torbanın içinden çıkardığı sapsarı balmumu çubuklarını koydu. Ateş közlenince (Korlanınca) adamların hepsi birlikte atı yere yıktılar ve kalkmaması için bastırdılar. Arka ve ön ayaklarını açarak ayakların yetiştiği yerlere birer kazık çakıp atın ayaklarını bu kazıklara güzelce bağladılar. Birisi de atın başını sürekli bastırıyordu. Kara kuru adam acele etmeye başlamış, orada bulunanlara yeni emirler yağdırıyor: “Atın başını salmayın! Iskıranları sacayağın üzerine koyun, kızsın! Balmumlarını yanıma yanaştırın! Yardım edin bana!....” diyor, orada bulunanlar da bu emirleri harfiyen ve koşmaca yerine getiriyorlardı. At ise yere öyle çivilenmişti ki artık kımıldayamıyor, çaresizlik içinde sadece gözlerini kırpıştırıyordu. Kara kuru adam eline aldığı keskin bir bıçağı hayvanın organlarına (Testislerine) usulca portakal kabuğunu çizer gibi sürüverdi. Bembeyaz iki organı soyulmuş yumurta gibi açığa çıkardı. Deriyi biraz daha soyarak organların vücuda olan bağlarını elle tutulur hale getirdi. Bir taraftan da bağırıyordu.: “Balmumunu yanaştır, ıskıranı ver!” İşte ne olduysa o zaman oldu! Adam eline aldığı kızgın ıskıranın üzerine balmumunu sürterek eritmesiyle birlikte organın bağına da neredeyse kızarmış kızgın ıskıranın keskin ucunu bastırmıştı. Adamın ıskıranı bastırmasıyla birlikte cısss diye sesler çıkıyor, cıslarla birlikte dalga dalga duman şeritleri yükseliyordu! Çevreye yayılan dumanla birlikte ortalığa yanık bir et ya da yağ kokusu denilebilecek keskin bir koku yayılıyordu. At haykırıyor, kopup kalkmak istiyor, ama nafile, hiçbir şey yapamıyordu. Kara kuru adam “Öbür ıskıranı verin!” diye emretti. Ateşten öteki ıskıranı alıp uzattılar. Kullanılan ıskıranı yeniden ateşin üzerine koydular. Kara kuru adam yeni ıskıranla kalan işine devam ederek organın birinin bağını katırın vücudundan tamamen kopardı. Eline aldığı soyulmuş yumurtaya benzeyen organı kenara rasgele atıverdi. Kızgın ıskıranlarla aynı şekilde öteki organın bağını da kesti, onu da attı. Kızgın ıskıranla birlikte üzerinde eriyip akan kızgın balmumu akıntısı hayvanın canını o kadar yakmış olacak ki hayvanın duyduğu acıyla çıkardığı sesler ve çaresizce hareketlerinin tarifi mümkün değildi! İşlemin sonuna doğru acıdan nerdeyse kendinden geçen hayvan işlem bittiğinde artık kımıldamaya bile çalışamıyordu. Bitmiş, tükenmişti hayvan! Kara kuru adam, işini başarıyla yapmış olmanın övüncü ve rahatlığıyla sabunla su istedi. Hemen koşturdular sabun, ibrik ve bir havluyu yetiştirdiler. Kara kuru adam bir taraftan da “Atı salıverin artık!” dedi. Hayvanın bağlarını çözdüler. O, ele avuca sığmadığı söylenen hayvanı hepsi birlikte ayağa zorla kaldırdılar. Atın sahibiyle kara kuru adam hesaplaşıp ayrıldılar. Aradan bir süre geçmişti ki atın sahibiyle kara kuru adamın aynı yerde yine buluştuklarına şahit oldum. Kara kuru adam at sahibine atın durumunu sordu. Atın sahibi de hayvanının bir türlü iyileşemediğini söyledi. Kara kuru adam “Sıcaktandır, sıcaktandır. Ara sıra orasına su serpiver, iyileşir…” dedi. Atın sahibi ise “Hayvanın bu duruma düşeceğini bilseydim “da..ağını” çektirmezdim. Dağ gibi hayvan eridi aktı, iş göremez hale geldi. Çift çubuk işlerimi görmek için onun yerine yeni bir at almak zorunda kaldım..” falan dedi. At sahibi komşumuzun çok pişman olduğunu görmüştüm. Ata çektirdiği acı ve eziyete mi yansın, kendi eliyle hayvanın kaybettiğine mi yansın, yoksa işini işleyen hayvan çiftinin bozulmasına, yeni bir at almak için verdiği “bir avuç para”ya mı yansındı! Bir yandan da hayvana verdirdiği o dayanılmaz acı ve eziyetten dolayı kendi üzerine yüklenen hakkını nasıl ödeyeceğini düşünüyor, kahroluyor, pişmanlık duygularını yüreğinin çook derinliklerinde hissediyordu. Çok pişmandı çok! Ama “son pişmanlık para etmez”di. Hatta onun bu durumu Eskiköy’de komşuların diline düşmüştü. Komşularının kasabaya geldiğinde onun hakkındaki konuşmalarını da duymuştum. Komşularından birisi onun için “ K……’nın atın altına bakmaktan başka işi yok artık. Ne yaptıysa hayvan iyileşemedi..”demişti. K., çok pişmanlık duyuyor, üzülüyordu. Bense içimde büyük bir acıyı ömür boyu taşıyacaktım. Aradan şu anda yaklaşık olarak elli, elli beş yıl geçmiş olmasına rağmen bir hayvana bu şekilde yapılan bir işkenceyi bugün izlemiş gibi bütün ayrıntılarıyla hatırlar, üzülürüm. Günümüzde Karayvatlar Mahallesi’ne ne zaman gitsem, Dere Sokak’ın güneyindeki bu kısa uzantıyı ne zaman görsem, oradan ne zaman geçsem, henüz on, on bir yaşlarında bir çocukken belleğime kazınan bu kahrolası gözlemimi hatırlarım, Hatırlarım da bir çocuk çaresizliğiyle tıpkı o günkü gibi kıvranırım. Yere çakılan kazıklara dört ayağından bağlanan o atın kendisine yapılanlara karşı bir şey yapamayan can acısı hali gözlerimin önüne gelir, ağlamaklı olurum. Elimden başka bir şey de gelmez ki! “CAN ACISI”: Bucak yöresinde bir şeye acıma ve üzülme duygusuyla söylenen deyimdir. Hasan KONU; YÜREĞİM YAZ DEDİ- GEÇMİŞ ZAMAN PENCERESİNDEN bölümünden alınmıştır.
Ekleme Tarihi: 12 Ekim 2021 - Salı

CAN ACISI

Sonbaharda Mıncıraklı’dan kasabaya göçerdik. Evimiz Karayvatlar Mahallesi Dere Sokak’taydı. Evimizin önünden dere akardı. Yağışlı zamanlarda dere öyle bir coşardı ki önünde kesinlikle hiçbir şey duramazdı. Dağların kırmızıya boyanmış suları çağıl çağıl uzunca bir süre akar, akar, akardı.

Karayvatlar Mahallesi’ndeki bu derenin kenarındaki boşluklarda çeşitli oyunlar oynardık. Yedi kiremitler, memikliler, curruklar, mışilliler, yirmi çöpler, süsmeğen taşları, kızgın taşlar, birdirbirler, güvercin taklaları, saklambaçlar, gö. kazmacalar, çelik çomaklar… hep bu dere kenarında oynadığımız oyunlardandı.

Çocukluğumdan hatırladığım ama bir türlü unutamadığım, hatırladıkça halen hüzünlendiğim olaylardan birisi de Aşağıoba Deresi’ne çıkan Dere Sokak’ın güneye doğru uzanan bölümünde gözlemlediğim bir olaydır.

Günün birinde biz çocuklar Aşağıoba Deresi kıyılarında oyunlar oynarken derenin karşısındaki aralığa birkaç adam geldi. Bunlardan birisi komşumuz olan K.’ydı. Eski Köy’de oturuyordu ama o gün kasabaya gelmişti. Yanında siyah-demirî kır bir at vardı. Tüyleri yalap yalap parlayan bu hayvan biraz sonra başına geleceklerden habersiz bir şekilde kayıtsızca duruyordu.

Adamlardan biri uzun boylu, kuru denilecek kadar zayıf, yaşlı ve çirkin denilebilecek kadar hoş olmayan bir yüze sahipti. Bu adam önce kollarını dirseklerinden yukarıya kadar sıvadı. Orada bulunanlara sanki emirler veriyor, onlar da bu emirleri hemen yerine getiriyorlardı. Biz çocuklar ise meraklı bakışlarla bütün olanları izlemeye başladık. Sokağın ortasına önce bir ateş yaktılar. Üzerine bir sacayak yerleştirdiler. Ateş közleninceye kadar beklediler. Bu arada o “iş bilir” adam ateşin yanına iri ağızlı iki tane ıskıran (Iskıran, ocaklığın külünü atmada kullanılırdı) ile bir torbanın içinden çıkardığı sapsarı balmumu çubuklarını koydu.

Ateş közlenince (Korlanınca) adamların hepsi birlikte atı yere yıktılar ve kalkmaması için bastırdılar. Arka ve ön ayaklarını açarak ayakların yetiştiği yerlere birer kazık çakıp atın ayaklarını bu kazıklara güzelce bağladılar. Birisi de atın başını sürekli bastırıyordu. Kara kuru adam acele etmeye başlamış, orada bulunanlara yeni emirler yağdırıyor: “Atın başını salmayın! Iskıranları sacayağın üzerine koyun, kızsın! Balmumlarını yanıma yanaştırın! Yardım edin bana!....” diyor, orada bulunanlar da bu emirleri harfiyen ve koşmaca yerine getiriyorlardı. At ise yere öyle çivilenmişti ki artık kımıldayamıyor, çaresizlik içinde sadece gözlerini kırpıştırıyordu.

Kara kuru adam eline aldığı keskin bir bıçağı hayvanın organlarına (Testislerine) usulca portakal kabuğunu çizer gibi sürüverdi. Bembeyaz iki organı soyulmuş yumurta gibi açığa çıkardı. Deriyi biraz daha soyarak organların vücuda olan bağlarını elle tutulur hale getirdi. Bir taraftan da bağırıyordu.: “Balmumunu yanaştır, ıskıranı ver!”

İşte ne olduysa o zaman oldu! Adam eline aldığı kızgın ıskıranın üzerine balmumunu sürterek eritmesiyle birlikte organın bağına da neredeyse kızarmış kızgın ıskıranın keskin ucunu bastırmıştı. Adamın ıskıranı bastırmasıyla birlikte cısss diye sesler çıkıyor, cıslarla birlikte dalga dalga duman şeritleri yükseliyordu! Çevreye yayılan dumanla birlikte ortalığa yanık bir et ya da yağ kokusu denilebilecek keskin bir koku yayılıyordu. At haykırıyor, kopup kalkmak istiyor, ama nafile, hiçbir şey yapamıyordu.

Kara kuru adam “Öbür ıskıranı verin!” diye emretti. Ateşten öteki ıskıranı alıp uzattılar. Kullanılan ıskıranı yeniden ateşin üzerine koydular. Kara kuru adam yeni ıskıranla kalan işine devam ederek organın birinin bağını katırın vücudundan tamamen kopardı. Eline aldığı soyulmuş yumurtaya benzeyen organı kenara rasgele atıverdi. Kızgın ıskıranlarla aynı şekilde öteki organın bağını da kesti, onu da attı.

Kızgın ıskıranla birlikte üzerinde eriyip akan kızgın balmumu akıntısı hayvanın canını o kadar yakmış olacak ki hayvanın duyduğu acıyla çıkardığı sesler ve çaresizce hareketlerinin tarifi mümkün değildi! İşlemin sonuna doğru acıdan nerdeyse kendinden geçen hayvan işlem bittiğinde artık kımıldamaya bile çalışamıyordu. Bitmiş, tükenmişti hayvan!

Kara kuru adam, işini başarıyla yapmış olmanın övüncü ve rahatlığıyla sabunla su istedi. Hemen koşturdular sabun, ibrik ve bir havluyu yetiştirdiler. Kara kuru adam bir taraftan da “Atı salıverin artık!” dedi. Hayvanın bağlarını çözdüler. O, ele avuca sığmadığı söylenen hayvanı hepsi birlikte ayağa zorla kaldırdılar. Atın sahibiyle kara kuru adam hesaplaşıp ayrıldılar.

Aradan bir süre geçmişti ki atın sahibiyle kara kuru adamın aynı yerde yine buluştuklarına şahit oldum. Kara kuru adam at sahibine atın durumunu sordu. Atın sahibi de hayvanının bir türlü iyileşemediğini söyledi. Kara kuru adam “Sıcaktandır, sıcaktandır. Ara sıra orasına su serpiver, iyileşir…” dedi. Atın sahibi ise “Hayvanın bu duruma düşeceğini bilseydim “da..ağını” çektirmezdim. Dağ gibi hayvan eridi aktı, iş göremez hale geldi. Çift çubuk işlerimi görmek için onun yerine yeni bir at almak zorunda kaldım..” falan dedi.

At sahibi komşumuzun çok pişman olduğunu görmüştüm. Ata çektirdiği acı ve eziyete mi yansın, kendi eliyle hayvanın kaybettiğine mi yansın, yoksa işini işleyen hayvan çiftinin bozulmasına, yeni bir at almak için verdiği “bir avuç para”ya mı yansındı! Bir yandan da hayvana verdirdiği o dayanılmaz acı ve eziyetten dolayı kendi üzerine yüklenen hakkını nasıl ödeyeceğini düşünüyor, kahroluyor, pişmanlık duygularını yüreğinin çook derinliklerinde hissediyordu. Çok pişmandı çok! Ama “son pişmanlık para etmez”di. Hatta onun bu durumu Eskiköy’de komşuların diline düşmüştü. Komşularının kasabaya geldiğinde onun hakkındaki konuşmalarını da duymuştum. Komşularından birisi onun için “ K……’nın atın altına bakmaktan başka işi yok artık. Ne yaptıysa hayvan iyileşemedi..”demişti.

K., çok pişmanlık duyuyor, üzülüyordu. Bense içimde büyük bir acıyı ömür boyu taşıyacaktım. Aradan şu anda yaklaşık olarak elli, elli beş yıl geçmiş olmasına rağmen bir hayvana bu şekilde yapılan bir işkenceyi bugün izlemiş gibi bütün ayrıntılarıyla hatırlar, üzülürüm.

Günümüzde Karayvatlar Mahallesi’ne ne zaman gitsem, Dere Sokak’ın güneyindeki bu kısa uzantıyı ne zaman görsem, oradan ne zaman geçsem, henüz on, on bir yaşlarında bir çocukken belleğime kazınan bu kahrolası gözlemimi hatırlarım, Hatırlarım da bir çocuk çaresizliğiyle tıpkı o günkü gibi kıvranırım.

Yere çakılan kazıklara dört ayağından bağlanan o atın kendisine yapılanlara karşı bir şey yapamayan can acısı hali gözlerimin önüne gelir, ağlamaklı olurum. Elimden başka bir şey de gelmez ki!

“CAN ACISI”: Bucak yöresinde bir şeye acıma ve üzülme duygusuyla söylenen deyimdir.

Hasan KONU; YÜREĞİM YAZ DEDİ- GEÇMİŞ ZAMAN PENCERESİNDEN bölümünden alınmıştır.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve nnchaber.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.