Bu hafta boyunca anne sütünün önemi anlatılacak. Anneler, bebeklerini ilk altı ay yalnızca anne sütüyle beslemeleri konusunda bilgilendirilecek. Hastanelerde, aile sağlığı merkezlerinde ve kamu spotlarında anne sütünün bebeğin bağışıklığına, gelişimine ve sağlığına katkıları hatırlatılacak.
Bunların hepsi son derece değerli.
Fakat bu hafta, yalnızca anne sütünün faydalarını konuşup geçeceğimiz bir hafta olmamalı. Çünkü bir bebeğin dünyaya sağlıklı başlaması kadar, o bebeğin nasıl bir ülkede büyüyeceği de önemlidir.
Gece yarısı bir anne düşünün.
Kucağında birkaç günlük bebeği var. Bir yandan onu emziriyor, bir yandan da belki kendi kendine şu soruyu soruyor:
“Bu çocuğa nasıl bir gelecek bırakacağız?”
İşte bu soru, yalnızca o annenin sorusu değil.
Bu soru; yöneticilerin, babaların, işverenlerin, belediyelerin, eğitimcilerin ve aslında hepimizin cevaplaması gereken ortak bir sorudur.
Değerli okuyucu…
Bu hafta sabrınıza biraz fazla güveneceğim. Çünkü konu yalnızca kaç bebeğin doğduğu, kaç çiftin evlendiği veya Türkiye’nin nüfusunun kaç milyon olduğu meselesi değil.
Bugün konuştuğumuz mesele; çocuklarımızı, gençlerimizi, aile yapımızı, çalışma hayatımızı, sosyal güvenlik sistemimizi, tarımımızı, şehirlerimizi ve ülkemizin gelecekteki gücünü doğrudan ilgilendiriyor.
Konu o kadar önemli, kapsamlı ve değerli ki aslında daha yazılacak, tartışılacak ve sorgulanacak çok şey var.
Fakat bir yerden başlamak gerekiyor.
Bu nedenle Dünya Emzirme Haftası’nı yalnızca anne sütünü anlatan bir sağlık haftası olarak değil; doğumdan yaşlılığa kadar uzanan nüfus yolculuğumuzu, aile yapımızı ve Türkiye’nin demografik geleceğini birlikte düşünmek için önemli bir fırsat olarak görüyorum.
Şimdi gelin, bir bebeğin ilk gıdasından başlayarak bir ülkenin geleceğine uzanan bu büyük meseleyi birlikte konuşalım.
Bir anneye doğru emzirme yöntemi gösteriliyor.
Peki anne hastaneden çıktıktan sonra ne oluyor?
Evinde huzur içinde bebeğini emzirebiliyor mu?
Yeterli doğum izni kullanabiliyor mu?
İşine döndüğünde sütünü sağabileceği temiz ve uygun bir alan bulabiliyor mu?
Bebeğini güvenle bırakabileceği bir kreşe ulaşabiliyor mu?
Bebek hastalandığında işini kaybetme korkusu yaşamadan onun yanında kalabiliyor mu?
Baba, bakım sorumluluğunu gerçekten paylaşıyor mu?
Yoksa anneye, “Çocuğunu emzir, iyi yetiştir, evini düzenle, çalışmaya devam et ve hiçbir zaman yorulma” mı deniliyor?
Bir bebeğin geleceğini yalnızca anne sütüyle koruyamayız.
O bebeğin geleceği; annenin huzuru, babanın sorumluluğu, ailenin ekonomik güvencesi ve ülkenin sosyal politikalarıyla birlikte şekillenir.
Bir bebeğe anne sütü kadar lazım olan şeylerden biri de güven duygusudur.
Annenin kendini güvende hissetmesi…
Babanın sorumluluğu paylaşması…
Ailenin yarına dair umut taşıması…
Çocuğun sağlıklı, eğitimli ve yoksulluğa itilmeden büyüyebileceği bir hayatın kurulması…
İşte asıl mesele burada başlıyor.
Türkiye’nin nüfusu 2025 yılı sonunda 86 milyon 92 bin 168 kişiye ulaştı. Nüfus bir yılda 427 bin 224 kişi arttı.
İlk bakışta her şey normal görünüyor.
Nüfus artıyor…
Şehirler kalabalıklaşıyor…
Yeni konutlar yapılıyor…
Trafik büyüyor…
Fakat rakamların biraz daha derinine indiğimizde çok farklı bir Türkiye görüyoruz.
2025 yılında Türkiye’de 895 bin 374 bebek dünyaya geldi. Kadın başına düşen ortalama çocuk sayısını gösteren toplam doğurganlık hızı ise 1,42’ye geriledi.
Bu oran 2001 yılında 2,38’di.
Nüfusun uzun vadede kendisini yenileyebilmesi için gerekli kabul edilen seviye ise 2,10.
Türkiye’de toplam doğurganlık hızı dokuz yıldır bu seviyenin altında bulunuyor. Üstelik 2025 yılında 81 ilin 76’sında doğurganlık, nüfusun yenilenme seviyesinin altında kaldı. Yoğun kentlerde toplam doğurganlık hızı 1,33’e kadar geriledi.
Şimdi şu soruyu sormak zorundayız:
Nüfusumuz artarken neden doğumların azalmasından söz ediyoruz?
Çünkü bugünkü nüfus artışı, geçmişte doğan kalabalık kuşakların etkisini hâlâ taşıyor.
Doğumlar ölümlerden fazla olduğu için toplam nüfus bir süre daha artabilir. Ancak daha küçük kuşaklar büyüdükçe çocuk sahibi olabilecek yaştaki insanların sayısı da azalacak.
Bugün doğmayan çocuk, yaklaşık yirmi yıl sonra çalışma hayatına katılmayacak.
Bugün ertelenen doğumlar, gelecekte daha küçük genç kuşaklar anlamına gelecek.
Bu nedenle bugünkü nüfus artışına bakıp rahatlamak, hızla çekilen bir gölde hâlâ su bulunduğunu söyleyerek tehlikeyi görmezden gelmeye benziyor.
Göl hâlâ vardır.
Ama su çekilmektedir.
Türkiye’nin nüfusu bugün hâlâ artıyor ama ülke hızla yaşlanıyor.
Çalışma çağındaki her 100 kişiye düşen yaşlı sayısını gösteren yaşlı bağımlılık oranı 2025 yılında yüzde 16,2’ye yükseldi. Buna karşılık çocuk bağımlılık oranı yüzde 29,7’ye geriledi.
Başka bir ifadeyle Türkiye’de çalışan nüfusun omuzlarındaki yaşlılık yükü büyürken çocuk nüfusun payı küçülüyor.
İnsanların daha uzun yaşaması bir sorun değildir.
Aksine bu, sağlık hizmetlerinin, yaşam koşullarının ve tıbbın gelişmesiyle ilgilidir.
Asıl sorun, yaşlanan bir topluma hazırlıksız yakalanmaktır.
Kaç kentimiz gerçekten yaşlı dostu?
Kaç belediyemizde yalnız yaşayan yaşlıları takip eden etkili bir sistem bulunuyor?
Kaç apartmanda asansör var?
Kaç kaldırım tekerlekli sandalye veya yürüteç kullanan insanlar için uygun?
Evde bakım hizmetleri ne kadar erişilebilir?
İleri yaştaki bir insan yardım almadan hastaneye, eczaneye veya pazara ulaşabiliyor mu?
Bugün bebeğini emziren anne de bir gün yaşlanacak.
Bugün annesinin kucağında uyuyan bebek de yaşlanacak.
Nüfus politikası yalnızca doğumu değil, insan hayatının bütününü kapsamalıdır.
TÜİK’in ana nüfus senaryosuna göre Türkiye’nin nüfusunun 2050’li yılların ortalarına kadar artması, ardından azalmaya başlayarak 2100 yılında 77 milyonun altına düşmesi bekleniyor.
Doğurganlıktaki hızlı düşüşün devam ettiği düşük senaryoda ise nüfusun 2044 yılında yaklaşık 90 milyonla zirveye ulaşması ve 2100 yılında 55 milyonun altına gerilemesi öngörülüyor.
Ana senaryoda 2023 yılında 34 olan ortanca yaşın 2050’de 44,8’e, 2075’te 51,5’e ve 2100’de 52,2’ye yükselebileceği tahmin ediliyor. Aynı senaryoya göre 2075 yılında Türkiye’de yaklaşık her üç kişiden biri 65 yaşın üzerinde olacak.
Bu rakamların günlük hayattaki karşılığı aslında çok açık:
Daha az öğrenci…
Daha az genç çalışan…
Daha fazla emekli…
Daha fazla sağlık ve bakım ihtiyacı…
Sosyal güvenlik sistemi üzerinde daha ağır yük…
Bazı köylerde ve ilçelerde nüfus kaybı…
Bazı okullarda öğrenci sayısının azalması…
Büyükşehirlerde ise göç, konut ve altyapı baskısının sürmesi…
Türkiye’nin yalnızca nüfusu değişmeyecek.
Okullarından hastanelerine, konutlarından iş gücü piyasasına, tarımından sosyal güvenlik sistemine kadar bütün yapısı değişecek.
Peki biz bu değişime hazırlanıyor muyuz?
Burada kendimize dürüstçe sormamız gereken başka bir soru var:
Cumhuriyet’in ilk yıllarında veya nüfus artışının çok yüksek olduğu dönemlerde insanların geçim koşulları bugünkünden daha mı iyiydi?
Elbette hayır.
Geçmişte yoksulluk, yetersiz sağlık hizmetleri, düşük eğitim düzeyi, ağır çalışma şartları ve yüksek çocuk ölümleri çok daha ciddi sorunlardı.
Buna rağmen aileler daha fazla çocuk sahibi oluyordu.
Demek ki doğurganlığı yalnızca gelir, kira veya geçim şartları üzerinden açıklayamayız.
Geçmişte hayat daha kolay değildi.
Fakat çocuk sahibi olmanın aile, toplum ve ekonomi içindeki anlamı bugünkünden farklıydı.
Nüfusun önemli bölümü kırsalda yaşıyordu. Tarımsal üretim büyük ölçüde aile emeğine dayanıyordu. Çocuklar büyüdükçe tarlada, hayvancılıkta veya aile işinde üretime katılabiliyordu.
Sosyal güvenlik sisteminin yaygın olmadığı bir toplumda çocuklar aynı zamanda anne ve babanın yaşlılık güvencesi olarak görülüyordu.
Evlilikler daha erken yaşlarda kuruluyor, doğurganlık dönemi daha uzun sürüyordu. Doğum kontrol yöntemlerine erişim bugünkü kadar yaygın değildi. Kalabalık aile, toplumsal hayatın olağan ve beklenen biçimiydi.
Bebek ve çocuk ölüm oranları yüksek olduğu için aileler dünyaya gelen bütün çocukların yetişkinliğe ulaşacağından emin olamıyordu.
Dolayısıyla geçmişte insanlar “Geçimimiz çok iyi, çok çocuk sahibi olalım” diye düşünmüyordu.
Çocuk sahibi olmak, yaşanılan ekonomik ve toplumsal düzenin doğal bir parçasıydı.
Bugünün kent toplumunda ise çocuk uzun yıllar boyunca bakım, eğitim, sağlık, barınma, ulaşım ve teknoloji giderleri gerektiren bir aile üyesidir.
Bu ifadeyi yanlış anlamamak gerekir.
Çocukların ekonomik değer üzerinden ölçülmesi gerektiğini söylemiyorum. Fakat ailelerin çocuk sahibi olma kararlarını anlayabilmek için geçmişteki ve bugünkü aile ekonomisi arasındaki farkı görmemiz gerekiyor.
Eskiden “Çocuk bir şekilde büyür” anlayışı daha yaygındı.
Bugün ise ebeveynlerden çocuklarına yalnızca temel ihtiyaçları değil; nitelikli eğitim, sosyal gelişim, teknolojik imkân, üniversite desteği, meslek edinme imkânı ve çoğu zaman çalışma hayatına başladıktan sonra bile ekonomik destek sunmaları bekleniyor.
Çocuğun aile üretimine katkısı azalırken bakım ve eğitim süresi uzadı.
Bu nedenle bazı aileler çok çocuk sahibi olmak yerine daha az sayıda çocuğa daha fazla imkân sağlamayı tercih ediyor.
Bu tablo bize şunu gösteriyor:
Geçmişte yüksek doğurganlık refahın değil, başka bir toplumsal düzenin sonucuydu. Bugünkü düşük doğurganlık da yalnızca geçim sıkıntısının değil, değişen hayat anlayışının sonucudur.
Bugünkü düşük doğurganlığı yalnızca ekonomik sıkıntılarla açıklamak mümkün değildir.
Çünkü gelir düzeyi yüksek, sosyal yardımları ve kreş sistemleri güçlü birçok ülkede de doğurganlık nüfusun yenilenme seviyesinin altındadır.
Ekonomik sorunlar önemlidir ancak tek neden değildir.
Ailenin anlamı değişti.
Evlilikten beklentiler değişti.
Kadınların ve erkeklerin toplumsal rolleri değişti.
İnsanların bireysel hayatlarına verdikleri önem arttı.
Ebeveynlik anlayışı ağırlaştı.
Geleceğe ilişkin kaygılar çeşitlendi.
Geçmişte insan hayatının temel güzergâhı daha belirgindi:
Okul biter, iş bulunur, evlenilir, çocuk sahibi olunur, aile büyür ve hayat bu çizgi üzerinde devam ederdi.
Bugün ise insanlar eğitim, kariyer, seyahat, kişisel gelişim, özgürlük, sosyal hayat ve kendini gerçekleştirme gibi hedeflere daha fazla önem veriyor.
Evlilik ve çocuk sahibi olmak, hayatın kaçınılmaz aşamaları olmaktan çıkıp kişisel tercihlerden biri haline geliyor.
Bazı insanlar evlenmek istemiyor.
Bazıları çocuk istemiyor.
Bazıları ise hayatının belirli bir döneminde çocuk sahibi olmayı düşünse bile bu kararı yıllarca erteliyor.
Bu değişimi yalnızca bencillik veya sorumsuzluk olarak tanımlamak doğru değildir.
İnsanların kendi hayatları üzerinde daha fazla söz sahibi olmalarının, eğitim sürelerinin uzamasının ve yaşam seçeneklerinin çoğalmasının sonucudur.
Fakat bu bireysel tercihler milyonlarca insan tarafından aynı anda yapıldığında ülkenin demografik yapısını değiştiriyor.
Geçmişte evlilik daha fazla ekonomik dayanışma, ailelerin kararı, gelenek ve toplumsal zorunluluk üzerinden kurulabiliyordu.
Bugün insanlar eşlerinden yalnızca aynı evi paylaşmasını beklemiyor.
Sevgi, sadakat, arkadaşlık, duygusal destek, ortak ilgi alanları, ev işlerinin paylaşılması, çocuk bakımında eşit sorumluluk ve kişisel sınırlara saygı bekliyor.
Bu beklentiler sağlıksız evliliklere razı olma eğilimini azaltırken uygun eş bulmayı ve ilişkileri sürdürmeyi de zorlaştırabiliyor.
İnsanlar yalnız kalmayı, mutsuz oldukları bir evliliğe tercih edebiliyor.
Bu dönüşüm evliliklerin daha geç kurulmasına, bazı kişilerin hiç evlenmemesine ve çocuk sahibi olma döneminin daralmasına neden oluyor.
Burada mesele, insanların evlilikten kaçması değil; evlilikten beklentinin değişmiş olmasıdır.
Artık birçok kişi yalnızca evlenmiş olmak için evlenmek istemiyor.
Mutlu, saygılı ve sürdürülebilir bir hayat kurabileceğine inanmadığı ilişkiye girmemeyi tercih ediyor.
Bu da aile yapısını ve doğum kararlarını doğrudan etkiliyor.
Kadınların eğitim seviyesinin yükselmesi ve çalışma hayatına daha fazla katılması bir sorun değildir.
Sorun, kadınların kamusal hayattaki sorumlulukları değişirken ev içindeki iş bölümünün aynı hızla değişmemesidir.
Kadından aynı anda eğitimli olması, çalışması, mesleğinde ilerlemesi, çocuk doğurması, çocuğun bakımını üstlenmesi, evi yönetmesi ve aile büyüklerine bakması beklenebiliyor.
Dünya Bankasının Türkiye’de 2006–2023 dönemini inceleyen araştırmasına göre ilk çocuğun doğumundan sonraki yıl kadınların iş gücüne katılımı yüzde 44, istihdamı ise yüzde 40 azalıyor.
Çalışmaya devam eden annelerin çalışma süreleri düşerken kayıt dışı çalışma ihtimalleri yükseliyor. Bu etkinin en az on yıl sürdüğü, buna karşılık erkeklerin çalışma hayatında benzer ölçüde bir kayıp yaşanmadığı belirtiliyor.
Bu rakamların söylediği şey çok açıktır:
Türkiye’de çocuk sahibi olmanın ekonomik ve mesleki bedelini büyük ölçüde kadınlar ödüyor.
Bir kadın çocuk sahibi olduğunda işinden uzaklaşıyor, gelir kaybediyor veya kayıt dışı çalışmaya yöneliyorsa ona yalnızca “Daha fazla çocuk sahibi ol” diyebilir miyiz?
Hem nüfusun artmasını isteyip hem anne olan kadını iş hayatının dışına itmek büyük bir çelişki değil mi?
Annelik ile çalışma hayatı arasında seçim yapmak zorunda bırakılan kadınların bulunduğu bir ülkede doğurganlığın düşmesine şaşırabilir miyiz?
Geçmişte geniş aileler aynı evde, aynı mahallede veya birbirine yakın yerlerde yaşayabiliyordu.
Büyükanne, büyükbaba, hala, teyze, amca, dayı ve komşular çocuk bakımına katkıda bulunabiliyordu.
Bugün insanlar eğitim ve iş nedeniyle doğdukları şehirlerden ayrılıyor. Büyükşehirlerde yaşayan çekirdek aileler yalnızlaşıyor.
Çocuk bakımı, geçmişte aile ve mahalle tarafından paylaşılan bir görevken artık çoğu zaman yalnızca anne ile babanın, hatta büyük ölçüde annenin üzerine kalıyor.
Bir çocuk hastalandığında yanında kim kalacak?
Anne işe döndüğünde bebeğe kim bakacak?
Kreş bulunamazsa ne olacak?
Büyükanne ve büyükbaba başka şehirdeyse aile kimden yardım isteyecek?
Bu sorular, geçmişte geniş aile düzeninin içinde kendiliğinden cevap bulabilirken bugün her aile için ayrı bir kriz haline gelebiliyor.
Geçmişte çocukların yetiştirilmesine ilişkin beklentiler bugünkü kadar ayrıntılı değildi.
Bugün anne ve babalar çocuğun fiziksel sağlığı kadar psikolojik gelişimini, beslenmesini, eğitimini, sosyal çevresini, ekran kullanımını, yabancı dil öğrenmesini, gelecekteki mesleğini ve akranları karşısındaki imkânlarını da düşünmek zorunda hissediyor.
İyi ebeveynliğin standartları yükseldikçe çocuk sahibi olmak yalnızca ekonomik değil, zihinsel ve duygusal açıdan da ağır bir sorumluluk haline geliyor.
Bazı insanlar çocuk istemediği için değil, yeterince iyi bir anne veya baba olamayacağından korktuğu için bu kararı erteliyor.
Bazıları da bir çocuğa sağlayabileceği imkânları ikinci veya üçüncü çocuğa sağlayamayacağını düşündüğü için ailesini büyütmekten vazgeçiyor.
Bugünün ebeveyni sadece çocuğunu büyütmek istemiyor.
Onu korumak, geliştirmek, iyi eğitmek, geleceğe hazırlamak ve bütün belirsizliklere karşı ayakta tutmak istiyor.
Bu beklenti de çocuk sahibi olma kararını ağırlaştırıyor.
Geçmiş kuşaklar savaş, yoksulluk ve ağır yaşam şartları içinde yaşasa da aile kurmayı hayatın doğal devamı kabul ediyordu.
Bugünün insanı ise gelecekteki ihtimalleri daha fazla hesaplıyor.
İklim krizi…
Kuraklık…
Savaşlar…
Ekonomik dalgalanmalar…
İşlerin teknoloji ve yapay zekâ nedeniyle dönüşmesi…
Eğitim sisteminin geleceği…
Göç ve güvenlik sorunları…
Dijital çağ insanı dünyanın bütün krizlerini aynı anda görüyor.
Sürekli bilgi akışı, belirsizlik ve kaygı duygusunu büyütebiliyor.
Bu nedenle maddi şartları yeterli olan bir insan bile kendisine şu soruyu sorabiliyor:
“Böyle bir dünyaya çocuk getirmeli miyim?”
Demek ki konu yalnızca geçim değildir.
Ekonomik güven kadar geleceğe duyulan güven de önemlidir.
Türkiye’nin nüfus geleceğini tartışırken yalnızca kaç çocuğun doğduğuna bakmak yeterli değildir.
Kaç kişinin evlendiği, evliliklerin hangi yaşta kurulduğu, ne kadar sürdüğü ve ailelerin hangi şartlarda çocuk sahibi olduğu da doğum sayılarını etkiler.
Türkiye’de 2024 yılında 569 bin 983 çift evlenmişken bu sayı 2025’te 552 bin 237’ye geriledi.
Aynı dönemde boşanan çiftlerin sayısı 188 bin 963’ten 193 bin 793’e yükseldi.
Ortalama ilk evlenme yaşı 2025 yılında erkeklerde 28,5, kadınlarda ise 26 oldu. Boşanmaların yüzde 34’ü evliliğin ilk beş yılı, yüzde 20,3’ü ise evliliğin altıncı ile onuncu yılları içinde gerçekleşti.
Bu rakamlar tek başına bütün hikâyeyi anlatmaz. Ancak önemli bir dönüşüme işaret eder.
İnsanlar daha geç evleniyor.
Evliliklerin sayısı azalıyor.
Boşanmalar artıyor.
İlk çocuk daha ileri yaşlara erteleniyor.
İkinci ve üçüncü çocuk için kalan süre daralıyor.
Evliliğin ileri yaşlara ertelenmesi yalnızca biyolojik zamanı değil, ailelerin ekonomik ve psikolojik kararlarını da etkiliyor.
İlk çocuk otuzlu yaşların ortalarına ertelendiğinde ikinci veya üçüncü çocuk kararı daha zor hale gelebiliyor.
Fakat yine kolaycı bir yargıya kapılmamalıyız.
“İnsanlar evlenmiyor.”
“Gençler aile kurmak istemiyor.”
“Boşanmalar arttığı için nüfus azalıyor.”
Bu cümleler gerçeğin yalnızca küçük bir bölümünü anlatır.
Asıl soru şudur:
İnsanlar evlilikten mi vazgeçiyor, yoksa evlenebilecekleri ve evliliklerini sürdürebilecekleri şartları mı bulamıyor?
Boşanmaların artmasını yalnızca “Aile değerleri zayıfladı” diyerek açıklamak kolaydır.
Fakat bu ifade, ailelerin gerçek hayatında yaşanan sorunları anlamamıza yetmez.
TÜİK’in Türkiye Aile Yapısı Araştırması’nda, en az bir kez boşanmış kişilerin bildirdiği en önemli boşanma nedeni yüzde 32,2 ile eşin sorumsuz ve ilgisiz davranması oldu.
Bunu yüzde 14,1 ile aldatma, yüzde 9,8 ile evin ekonomik geçiminin sağlanamaması ve yüzde 8,1 ile dayak veya kötü muamele izledi.
Kadınlar açısından aldatma ile dayak ve kötü muamele daha fazla öne çıkarken erkeklerin cevaplarında aile büyüklerinin ilişkiye müdahalesi ve ekonomik geçim sorunları daha belirgin hale geldi.
Bu veriler boşanmanın tek bir nedene indirgenemeyeceğini gösteriyor.
Ekonomik sıkıntılar eşler arasındaki iletişimi bozabiliyor.
İşsizlik ve borçluluk ev içindeki gerilimi artırabiliyor.
Konut sorunu çiftlerin bağımsız bir hayat kurmasını zorlaştırabiliyor.
Çocuk bakım yükünün eşit paylaşılmaması anne üzerinde tükenmişlik oluşturabiliyor.
Aile büyüklerinin evliliğe aşırı müdahalesi eşler arasındaki güveni zedeleyebiliyor.
Sadakatsizlik, bağımlılıklar, ilgisizlik, şiddet ve kötü muamele evliliğin devamını imkânsız hale getirebiliyor.
Bu noktada yöneticilerin ve toplumun kendisine şu soruyu sorması gerekiyor:
Aileyi korumaktan ne anlıyoruz?
İnsanlara yalnızca “Boşanmayın” demek aileyi korumak mıdır?
Yoksa aileyi korumak; ekonomik baskıyı azaltmak, iletişim desteği sunmak, şiddeti önlemek, çocuk bakımını paylaşmak ve eşlerin birbirlerine saygılı davranabilecekleri bir hayat kurmak mıdır?
Boşanma ile doğurganlık arasında doğrudan ve mekanik bir bağ kurmak doğru değildir.
Her boşanma bir doğum kaybı anlamına gelmediği gibi devam eden her evlilik de çocuk sahibi olunacağı anlamına gelmez.
Ancak boşanmalar doğurganlığı bazı kanallardan etkileyebilir.
Evlilik doğurganlık çağının erken döneminde sona erdiğinde planlanan ikinci veya üçüncü çocuk dünyaya gelmeyebilir. Boşanma sonrasında yeni bir hayat kurmak zaman alabilir. Tek ebeveynli hayatın ekonomik ve bakım yükü yeni çocuk kararını zorlaştırabilir.
Ama burada dikkat edilmesi gereken çok hassas bir nokta var:
Şiddetin, istismarın, ağır kötü muamelenin veya sürekli çatışmanın bulunduğu bir evliliğin sırf doğum oranları düşmesin diye sürdürülmesi istenemez.
Böyle bir yaklaşım aileyi değil, yalnızca dışarıdan görünen aile görüntüsünü korur.
Bir ülkenin amacı boşanmayı her şart altında zorlaştırmak olmamalıdır.
Asıl amaç, önlenebilir boşanmaların sebeplerini azaltmak ve sağlıksız evliliklerin ortaya çıkmasını en başından önlemektir.
Evlilik öncesi gönüllü danışmanlık yaygınlaştırılabilir. Çiftlere iletişim, bütçe yönetimi, çocuk bakımı ve sorumluluk paylaşımı konusunda destek verilebilir. Ücretsiz aile danışmanlığına ulaşım kolaylaştırılabilir. Aile içi şiddetle mücadele güçlendirilebilir.
Kadınların ve çocukların güvenliği ise hiçbir nüfus hedefine feda edilemez.
Bir de toplumda sıkça yapılan yanlış bir hesap var.
“Bir yılda şu kadar çift evlendi, şu kadar çift boşandı. Demek ki evliliklerin şu kadarı boşanmayla sonuçlanıyor.”
Bu hesap doğru değildir. Çünkü bir yıl içinde boşanan çiftlerin büyük bölümü aynı yıl evlenmemiştir. Bazıları beş, bazıları on, bazıları otuz yıl önce evlenmiştir.
Fakat bu istatistik uyarısı, aile yapısındaki dönüşümü önemsiz hale getirmez.
Evliliklerin azalması, evlilik yaşının yükselmesi ve boşanmaların artması birlikte düşünüldüğünde Türkiye’de aile kurma ve aileyi sürdürme şartlarının değiştiği açıktır.
Türkiye’nin nüfus politikası tarih boyunca aynı yönde ilerlemedi.
Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde doğumları ve nüfus artışını teşvik eden politikalar uygulandı.
Daha sonraki yıllarda sağlık şartları değişti, ölüm oranları düştü ve nüfus artış hızı yükseldi.
1965 yılında kabul edilen 557 sayılı Nüfus Planlaması Hakkında Kanun ile Türkiye, doğumları teşvik eden politikalardan aile planlaması politikalarına yöneldi.
1983 yılında kabul edilen 2827 sayılı Nüfus Planlaması Hakkında Kanun ile doğum kontrol yöntemlerine erişim, gebeliği önleyici araçların temini, sterilizasyon ve belirli şartlarda gebeliğin sonlandırılmasına ilişkin daha geniş bir yasal çerçeve oluşturuldu.
Bu politikalar doğurganlığın gerilemesine katkıda bulundu.
Ardından kentleşme hızlandı.
Kırsal nüfusun payı azaldı.
Eğitim süresi uzadı.
Kadınların eğitim ve çalışma hayatına katılımı arttı.
Evlilik yaşı yükseldi.
Aileler küçüldü.
Çocuk yetiştirmenin ekonomik ve sosyal maliyeti büyüdü.
Konut, kreş, eğitim ve iş güvencesi sorunları ağırlaştı.
Evlilikten ve ebeveynlikten beklentiler değişti.
Bütün bu gelişmeler, doğurganlık oranlarını aşağı çeken yeni bir toplumsal yapı oluşturdu.
Türkiye geçmişte nüfus artışını yavaşlatmaya çalışırken bugün doğumları artırmanın yollarını arayan bir noktaya geldi.
Şimdi sorulması gereken soru şudur:
Geçmişte nüfus artışını sınırlandırmak amacıyla uygulanan politikaların uzun vadeli sonuçları yeterince hesaplandı mı?
Bir başka soru daha:
Doğurganlık nüfusun yenilenme seviyesinin altına düştüğünde Türkiye yeni demografik şartlara zamanında uyum sağlayabildi mi?
Doğum kontrol yöntemlerine erişimin yaygınlaşması, ailelerin çocuk sayısını ve doğumların zamanlamasını belirleyebilmesini sağladı. Bu uygulamalar doğurganlık hızının gerilemesine katkıda bulundu.
Ancak bugünkü düşük doğurganlığı yalnızca doğum kontrolüyle açıklamak mümkün değildir.
Çünkü doğurganlıktaki büyük düşüş; doğum kontrol yöntemlerinin yanında kentleşme, geç evlilik, ekonomik belirsizlik, yüksek konut maliyetleri, çocuk bakım hizmetlerinin yetersizliği, kadınların üzerindeki bakım yükü, bireyselleşme, artan ebeveynlik beklentileri ve geleceğe ilişkin güvensizlikle birlikte ortaya çıktı.
Bugün doğum kontrol yöntemlerine erişimin sınırlandırılması, insanların daha fazla çocuk sahibi olmasını kendiliğinden sağlamayacaktır.
Kreş yoksa…
Konut pahalıysa…
Gelir yetersizse…
İş güvencesi bulunmuyorsa…
Anne olmak kadının çalışma hayatından uzaklaşmasına neden oluyorsa…
Babalar bakım sorumluluğunu yeterince paylaşmıyorsa…
Gençler geleceklerinden emin değilse…
İnsanlar ikinci veya üçüncü çocuğa yine mesafeli yaklaşacaktır.
Bu nedenle tartışılması gereken mesele yalnızca doğum kontrol yöntemleri değildir.
Asıl mesele, Türkiye’nin geçmişte doğurganlığı düşürmek için geliştirdiği uygulamalardan bugünün şartlarında aile kurmayı ve çocuk yetiştirmeyi kolaylaştıran politikalara ne kadar hızlı geçebildiğidir.
Konut, gelir, iş güvencesi, eğitim giderleri ve kreş sorunları insanların istedikleri çocuk sayısına ulaşmasını engelleyebilir.
Bu nedenle ekonomik şartları görmezden gelemeyiz.
Fakat ekonomik şartlar tek açıklama değildir.
Daha doğru denklem şudur:
Düşük doğurganlık; ekonomik belirsizlik, kentleşme, geç evlilik, eğitim süresinin uzaması, doğum kontrolü, kadınların değişen toplumsal konumu, ev içi iş bölümünün aynı hızla değişmemesi, bireyselleşme, eş seçimindeki dönüşüm, artan ebeveynlik beklentileri, aile desteğinin zayıflaması ve geleceğe ilişkin kaygıların birlikte ortaya çıkardığı bir sonuçtur.
Bu nedenle ailelere ekonomik destek sağlamak gereklidir ama tek başına yeterli değildir.
Türkiye yalnızca insanların çocuk sahibi olmasını kolaylaştırmakla değil, evlilik, aile, iş hayatı ve ebeveynlik arasındaki yeni dengeyi kurmakla da karşı karşıyadır.
Nüfusun azalması her durumda felaket değildir.
Daha küçük ama iyi eğitimli, sağlıklı, üretken ve yüksek teknoloji kullanan bir toplum; daha kalabalık fakat yoksul ve verimsiz bir toplumdan daha güçlü olabilir.
Bu nedenle yalnızca nüfus sayısını artırmayı millî güç olarak görmek doğru değildir.
Fakat nüfusun çok hızlı yaşlanması ve çalışma çağındaki nüfusun plansız biçimde daralması önemli riskler taşır.
Bugün doğmayan çocuklar yaklaşık yirmi yıl sonra iş gücüne katılmayacak.
Çalışma çağındaki nüfus küçülürken emekli ve bakıma ihtiyaç duyan insanların sayısı artarsa üretim yapacak ve vergi ödeyecek insan sayısı azalabilir. Verimlilik artışı sağlanamazsa ekonomik büyüme yavaşlayabilir.
Tarım, sanayi, sağlık, bakım, inşaat ve hizmet sektörlerinde iş gücü açığı oluşabilir. Türkiye bu açığı dışarıdan gelen çalışanlarla kapatmaya çalışabilir. Ancak plansız göç; barınma, eğitim, güvenlik, istihdam ve toplumsal uyum sorunlarını büyütebilir.
Daha az çalışan, daha fazla emeklinin aylığını ve sağlık giderlerini finanse etmek zorunda kalabilir. Bu durum primlerin yükseltilmesi, vergilerin artırılması, emeklilik şartlarının ağırlaştırılması veya diğer kamu hizmetlerine ayrılan kaynakların azaltılması gibi tartışmaları beraberinde getirebilir.
Yaşlı nüfus arttıkça kronik hastalıklar, ilaç kullanımı, rehabilitasyon, evde bakım ve uzun süreli bakım ihtiyacı büyür. Sorun yalnızca daha fazla hastane yapmakla çözülemez. İnsanların evlerinde güvenli şekilde yaşayabilmesi, yalnızlıkla mücadele edilmesi, gündelik işlerinde desteklenmesi ve ailelerin bakım yükünün hafifletilmesi gerekir.
Bakım hizmetleri güçlü bir kamusal sisteme dönüşmezse bu yükün büyük bölümü yeniden kadınların omuzlarına kalabilir.
Bir kadın çocuğuna bakmak için işinden ayrılır.
Yıllar sonra anne ve babasına bakmak için yeniden çalışma hayatından uzaklaşır.
Böylece kadın istihdamı azalırken ülkenin ekonomik üretkenliği de zarar görür.
Gençlerin büyükşehirlere veya yurt dışına göçmesi, doğurganlığın düşük olduğu küçük şehirlerde ve kırsal bölgelerde nüfus kaybını hızlandırabilir.
Öğrenci bulamayan okullar kapanabilir.
Sağlık, ulaşım ve altyapı hizmetlerinin kişi başına maliyeti artabilir.
Tarımda aile işletmelerini sürdürecek genç bulunamayabilir.
Köylerde kalan yaşlı nüfus temel hizmetlere ulaşmakta zorlanabilir.
Bazı ilçelerde evler ve altyapı bulunmasına rağmen üretim yapacak, çocuk yetiştirecek ve yerel ekonomiyi sürdürecek nüfus azalabilir.
Bu durum yalnızca nüfus meselesi değildir.
Tarım meselesidir.
Gıda güvenliği meselesidir.
Kültürel miras meselesidir.
Bölgesel kalkınma meselesidir.
Kırsal nüfus yaşlanırken tarımla uğraşacak gençlerin sayısı azalabilir. Tarlalar işlenmeden kalabilir. Küçük aile işletmeleri devam edecek kuşak bulamayabilir. Gıda üretimi daha az sayıda büyük işletmenin elinde toplanabilir.
Türkiye nüfus tartışmasını su, toprak, tarım, kuraklık ve iklim değişikliğinden ayrı ele alamaz.
Daha büyük bir nüfus hedefleniyorsa bu nüfusun suyunun, gıdasının, enerjisinin ve konutunun nasıl sağlanacağı da açıklanmalıdır.
Ayrıca sorun yalnızca kaç gencin bulunduğu değildir. Gençlerin ne kadar iyi eğitim aldığı, hangi becerilere sahip olduğu ve ülkede kalıp kalmadığı da önemlidir.
Doğumlar azalırken nitelikli gençler de yurt dışına giderse Türkiye aynı anda hem nicelik hem nitelik kaybı yaşayabilir.
Bugün ülkeden ayrılan nitelikli bir genç, gelecekte kaybedilmiş bir bilim insanı, doktor, mühendis, öğretmen, girişimci veya sanatçı anlamına gelebilir.
Genç kuşaklar daha yüksek vergi ve prim öderken konut, eğitim ve iş güvencesine ulaşmakta zorlanabilir. Yaşlı nüfus ise emeklilik, sağlık ve bakım hizmetlerine daha fazla ihtiyaç duyabilir.
Kaynaklar doğru yönetilmezse gençlerle yaşlılar arasında “Kime daha fazla kaynak ayrılıyor?” tartışması başlayabilir.
Oysa gençler ve yaşlılar birbirinin rakibi değildir.
Bugünün genci yarının yaşlısıdır.
Doğru nüfus politikası kuşakları karşı karşıya getirmek yerine kuşaklar arası dayanışmayı güçlendirmelidir.
Buradan ülkeyi yönetenlere, yerel yöneticilere, işverenlere ve karar vericilere seslenmek istiyorum:
Bir anneye emzirmenin önemini anlatmak değerlidir.
Ama ona bebeğini emzirebileceği zamanı ve güvenli ortamı sağlamıyorsanız anlatılanlar eksik kalır.
Bir aileye çocuk yardımı vermek değerlidir.
Ama aileyi yüksek kira, pahalı kreş, güvencesiz iş ve eğitim kaygısıyla baş başa bırakıyorsanız verilen destek yeterli olmaz.
Gençlere aile kurmalarını söylemek kolaydır.
Asıl mesele, gençlerin bir yuva kurduğunda “Biz bu hayatı sürdürebiliriz” diyebileceği bir ülke inşa etmektir.
Türkiye’nin yalnızca nüfusu artıran bir söyleme değil; kapsamlı bir insanı, aileyi ve kuşaklar arası dayanışmayı yaşatma politikasına ihtiyacı vardır.
Her mahallede uygun ücretli veya ücretsiz, denetlenebilir ve nitelikli kreşler bulunmalıdır. Kreş, çalışan anne ve babalara sunulan bir ayrıcalık değil, temel bir sosyal altyapı hizmetidir.
Babalık izinleri uzatılmalı, ücretli olmalı ve gerçekten kullanılabilir hale getirilmelidir. Çünkü çocuk yalnızca annenin sorumluluğu değildir. Topluma şu açık mesaj verilmelidir:
Babalık, yalnızca eve para getirmekten ibaret değildir.
Doğumdan sonra işe dönüş güvencesi güçlendirilmelidir. Kadınların terfi, ücret ve görev dağılımında annelik nedeniyle cezalandırılması engellenmelidir.
Anne olan bir kadını iş hayatından çıkarmak yalnızca o kadının değil, ülkenin de yetişmiş insan gücünü kaybetmesidir.
Gençlerin aile kurabilmesi için yalnızca kredi vermek yeterli değildir. Yüksek fiyatlı konutları satın alabilmeleri için gençleri daha fazla borçlandırmak, aile kurmayı kolaylaştırmak yerine geciktirebilir.
Sosyal kiralık konutlar, uzun vadeli kira güvencesi, genç çalışanlara uygun konutlar ve deprem güvenli kentleşme modelleri geliştirilmelidir.
Bir çiftin gelirinin büyük bölümünü kiraya ödediği bir ülkede çocuk sayısının neden azaldığını anlamak zor değildir.
Çocuk destekleri tek seferlik ve sembolik ödemelerle sınırlı kalmamalıdır. Gelire göre kademelendirilen, enflasyona karşı korunan, uzun vadeli ve öngörülebilir bir aile destek sistemi kurulmalıdır.
Ancak yalnızca para vermek de yeterli değildir. Nakit desteği; kreş, konut, eğitim, sağlık, ebeveyn izni ve iş güvencesiyle birlikte düşünülmelidir.
Aileyi korumak istiyorsak sorunlar boşanma aşamasına geldikten sonra değil, daha erken dönemde destek sunmalıyız. Evlilik öncesi gönüllü danışmanlık hizmetleri yaygınlaştırılmalıdır.
Çiftlere iletişim, öfke kontrolü, bütçe yönetimi, çocuk bakımının paylaşılması, aile büyükleriyle sağlıklı sınırlar kurulması ve şiddetin erken işaretleri konusunda destek verilmelidir.
Ancak danışmanlık hizmeti hiçbir zaman şiddet gören bir kişiyi evliliğe geri döndürmenin aracı haline getirilmemelidir.
Aileyi korumak, önce aile içindeki insanları korumaktır.
Türkiye tek tip bir demografik yapıya sahip değildir.
2025 yılında toplam doğurganlık hızı Şanlıurfa’da 3,15 iken Bartın’da 1,09, İzmir’de 1,10; Ankara, Eskişehir ve Zonguldak’ta 1,11 olarak gerçekleşti.
Şanlıurfa’nın ihtiyacı ile yaşlanan ve göç veren bir Karadeniz ilinin ihtiyacı aynı değildir.
Genç nüfusun yoğun olduğu illerde eğitim, istihdam, konut ve gençlik politikaları öne çıkmalıdır.
Nüfusu yaşlanan ve göç veren illerde ise sağlık, yaşlı bakımı, ulaşım, yerel üretim ve gençleri bölgede tutacak ekonomik yatırımlar geliştirilmelidir.
Merkezden hazırlanan tek bir reçeteyi Türkiye’nin bütün illerine uygulamak çözüm üretmez.
Aynı şekilde yaşlanmayı yalnızca emeklilik yaşı olarak da görmemeliyiz.
Türkiye’nin şimdiden evde bakım sistemini, geriatri hizmetlerini, uzun süreli bakım sigortasını, yaşlı dostu kentleri, erişilebilir toplu taşımayı, yalnız yaşayan yaşlılara yönelik takip sistemlerini ve kuşaklar arası dayanışmayı planlaması gerekiyor.
Yaşlı insanları yalnızca maliyet olarak görmek de büyük bir hata olur.
Tecrübesi, bilgisi ve üretme isteği bulunan sağlıklı yaşlıların sosyal hayata ve uygun çalışma modellerine katılımı desteklenmelidir.
İnsanlar emekli oldukları gün toplumdan emekli edilmemelidir.
Bir ülkenin nüfusu yalnızca kaç kişiden oluştuğuyla değil, bu insanların nerede yaşadığı ve hangi kaynakları tükettiğiyle de ilgilidir.
Türkiye daha büyük bir nüfus hedefliyorsa şu sorulara da cevap vermelidir:
Bu nüfusa yetecek suyumuz var mı?
Tarım arazilerimizi koruyor muyuz?
Kentlerimizin taşıma kapasitesi yeterli mi?
Yeni yerleşimler deprem riskine göre planlanıyor mu?
Kuraklık ve iklim krizi karşısında gıda güvenliğimizi nasıl sağlayacağız?
Nüfusu artırmayı konuşup suyu, toprağı, ormanı ve gıdayı planlamamak gelecek nesillere yapılacak büyük bir haksızlıktır.
Önemli olan yalnızca daha kalabalık olmak değil, mevcut ve gelecek nüfusu sağlıklı ve sürdürülebilir biçimde yaşatabilmektir.
Kadınları suçlamamalıyız.
Gençleri bencillikle itham etmemeliyiz.
Boşanan insanları nüfus gerilemesinin sorumlusu ilan etmemeliyiz.
Şiddet veya kötü muamele bulunan evlilikleri sırf aile görüntüsü korunsun diye sürdürmeye çalışmamalıyız.
Çocuk sahibi olmayan veya olamayan insanları eksik görmemeliyiz.
Kadınların eğitimini ve çalışma hayatına katılımını doğurganlığın önündeki engel gibi göstermemeliyiz.
Doğum kontrol yöntemlerine erişimi kısıtlamayı nüfus politikasının temel aracı haline getirmemeliyiz.
İnsanların özel hayatına baskıcı yöntemlerle müdahale etmemeliyiz.
Yalnızca tek seferlik yardımlara güvenmemeliyiz.
Plansız göçü bütün demografik sorunların kolay çözümü olarak görmemeliyiz.
Nüfus sayısını tek başına millî güç zannetmemeliyiz.
Çünkü eğitim alamayan, iş bulamayan, umudunu kaybeden ve yoksulluk içinde yaşayan milyonlar bir ülkeyi güçlü yapmaz.
Bir ülkenin asıl gücü; sağlıklı büyüyen çocuklarında, iyi eğitim alan gençlerinde, üretime katılan kadınlarında, sorumluluğu paylaşan babalarında, güvenli aile ilişkilerinde, tecrübesi değerlendirilen yaşlılarında ve geleceğe güvenen insanlarında saklıdır.
Değerli okuyucu…
Şimdi bütün istatistikleri bir kenara bırakıp kendi hayatınıza bakmanızı istiyorum.
Bugün çocuk sahibi olmaya karar verecek olsaydınız sizi en çok ne düşündürürdü?
İstediğiniz çocuk sayısıyla sahip olabildiğiniz çocuk sayısı aynı mı?
Çocuk sahibi olmayı erteliyorsanız bu tamamen kişisel tercihiniz mi, yoksa hayat şartlarının etkisi var mı?
Bir evliliği korumakla o evliliğin içindeki insanları korumak arasında fark var mıdır?
Geçmişte uygulanan nüfus politikalarının bugünkü sonuçları yeterince hesaplandı mı?
Türkiye doğurganlık hızındaki düşüşü zamanında gördü mü?
Devlet ailelere yalnızca para yardımı mı yapmalı, yoksa kreşten konuta, babalık izninden kadın istihdamına kadar bütün sistemi birlikte mi düşünmeli?
Türkiye’nin 100 milyon nüfusa ulaşması mı daha önemlidir; yoksa daha az sayıda olsa bile eğitimli, üretken, sağlıklı, çevresini koruyan ve geleceğine güvenen bir toplum oluşturması mı?
Bu sorulara vereceğimiz cevaplar yalnızca kişisel hayatımızı değil, Türkiye’nin geleceğini de belirleyecektir.
Bütün bu değerlendirmelerin sonunda açıkça söylememiz gereken bir gerçek var:
Türkiye’nin doğurganlık hızının bugünkü seviyelerde kalması sürdürülebilir değildir.
Kadın başına düşen çocuk sayısının 1,42’ye kadar gerilediği, nüfusun kendisini yenileyebilmesi için gerekli kabul edilen seviyenin ise yaklaşık 2,10 olduğu bir ülkede yalnızca mevcut nüfus artışına bakarak rahatlayamayız.
Bugün nüfusumuz artıyor olabilir.
Ancak doğumlar uzun yıllar boyunca yenilenme seviyesinin altında kalırsa daha küçük genç kuşaklar, daha dar bir çalışan nüfus ve daha büyük bir yaşlı nüfusla karşı karşıya kalacağız.
Bir süre sonra mesele nüfusun kaç milyon olduğu olmaktan çıkacak.
Asıl mesele şu olacak:
Üretimi kim sürdürecek?
Sosyal güvenlik sistemini kim finanse edecek?
Yaşlanan nüfusun sağlık ve bakım ihtiyacını kim karşılayacak?
Tarımda, sanayide, bilimde, teknolojide ve kamu hizmetlerinde ihtiyaç duyulan insan gücü nereden bulunacak?
Nüfusu azalan köyler, ilçeler ve şehirler nasıl ayakta kalacak?
Daha az sayıdaki genç kuşak, giderek büyüyen ekonomik ve sosyal yükü nasıl taşıyacak?
Doğurganlığın sürekli gerilemesi yalnızca ailelerin özel hayatını ilgilendiren bir tercih meselesi değildir.
Uzun vadede ekonomiyi, tarımı, sosyal güvenliği, sağlık sistemini, eğitim planlamasını, savunmayı ve ülkenin dünyadaki ağırlığını etkileyebilecek millî bir meseledir.
Bu nedenle Türkiye’nin doğurganlık hızının; özgürlükleri sınırlamadan, kadınları suçlamadan, gençlere baskı yapmadan ve insanların özel hayatına müdahale etmeden en azından nüfusun kendisini yenileyebileceği denge seviyesine yaklaşması gerekir.
Fakat bu hedef yalnızca “Daha fazla çocuk yapın” çağrısıyla gerçekleşmez.
Doğum oranları emirle yükselmez.
Nasihatle kalıcı hale gelmez.
Doğum kontrol yöntemlerini sınırlandırmakla, boşanmayı zorlaştırmakla veya kadınların eğitim ve çalışma hayatını daraltmakla sağlıklı bir nüfus yapısı kurulamaz.
İnsanlar çocuk sahibi olmaya zorlanmamalıdır.
Ancak çocuk sahibi olmak isteyen insanların önündeki engeller de kaldırılmalıdır.
Gençler evlenebilecekleri bir gelire ulaşmalıdır.
Aileler güvenli ve erişilebilir konut bulabilmelidir.
Anneler çocuk sahibi oldukları için işlerini ve mesleklerini kaybetmemelidir.
Babalar bakım sorumluluğunun gerçek bir parçası olmalıdır.
Her ailenin güvenilir kreş ve okul hizmetine erişimi bulunmalıdır.
Çocuk yetiştirmek bir ailenin yoksullaşması anlamına gelmemelidir.
Yöneticiler günü kurtaran yardımların ötesine geçerek uzun vadeli, öngörülebilir ve bütüncül bir nüfus politikası oluşturmalıdır.
Aynı zamanda şu gerçeği de kabul etmeliyiz:
Ekonomik şartların düzelmesi tek başına yeterli olmayabilir.
Aile yapısı, evlilikten beklentiler, bireyselleşme, kent yaşamı, kadın ve erkek rolleri, ebeveynlik anlayışı ve geleceğe bakış köklü biçimde değişti.
Bu nedenle Türkiye yalnızca ailelere maddi destek sunmakla yetinmemeli; sağlıklı ilişkileri, sorumluluk paylaşımını, aile ile iş hayatı arasındaki dengeyi ve toplumsal güven duygusunu da güçlendirmelidir.
Doğurganlığın denge seviyesine yaklaşması bugünden yarına gerçekleşmeyebilir.
Bugün doğacak çocukların çalışma hayatına katılması için yaklaşık yirmi yıl gerekecektir.
Bu nedenle kaybedecek zamanımız yoktur.
Bugün alınmayan her kararın bedeli gelecekte daha ağır olabilir.
Bugün açılmayan kreş, yıllar sonra çalışma hayatından kopan bir anne olarak karşımıza çıkabilir.
Bugün çözülemeyen konut sorunu, ertelenen bir evlilik veya vazgeçilen bir çocuk olabilir.
Bugün ülkeden ayrılan nitelikli bir genç, gelecekte kaybedilmiş bir bilim insanı, girişimci, doktor, mühendis veya öğretmen anlamına gelebilir.
Bugün boşalan bir köy, yarın üretilemeyen gıdaya dönüşebilir.
Bugün hazırlık yapılmadan yaşlanan nüfus, yarın ailelerin ve devletin taşımakta zorlanacağı bir bakım yükü oluşturabilir.
Bu nedenle mesele yalnızca doğum oranlarını artırmak değildir.
Mesele; Türkiye’nin gençlerini kaybetmeden, çocuklarını yoksulluğa itmeden, kadınları hayatın dışına çıkarmadan ve yaşlılarını yalnız bırakmadan dengeli bir nüfus yapısı kurabilmesidir.
Bunu başaramazsak bizi çok iyi bir gelecek beklemiyor.
Daha az çalışanla daha fazla emekliyi finanse etmeye çalışan, kırsalı boşalan, nitelikli gençlerini kaybeden, sağlık ve bakım harcamaları ağırlaşan, kuşakları arasında gelir ve sorumluluk çatışması büyüyen bir ülkeye dönüşebiliriz.
Fakat doğru adımları bugünden atarsak bu tablo kaçınılmaz değildir.
Türkiye hâlâ değişimi yönetebilecek zamana, insan gücüne ve kurumsal birikime sahiptir.
Yeter ki sorunu küçümsemeyelim.
Yeter ki geçici çözümlerle oyalanmayalım.
Yeter ki nüfus politikasını yalnızca kadınlara ve ailelere verilen bir öğüt olarak görmeyelim.
Yeter ki doğan her çocuğun sağlıklı, eğitimli, güvende ve umutlu büyüyebileceği bir ülke kurmayı ortak hedef haline getirelim.
Emzirme Haftası bize yalnızca anne sütünün önemini hatırlatmamalıdır.
Bu hafta bize anneye destek olmanın, bebeği korumanın, babanın sorumluluğunu artırmanın ve aileyi yalnız bırakmamanın önemini de hatırlatmalıdır.
Bir anneye “Bebeğini emzir” demekle görevimiz bitmiyor.
O anneye zaman vermek zorundayız.
Güvence vermek zorundayız.
Kreş sağlamak zorundayız.
İşini korumak zorundayız.
Babanın sorumluluğu paylaşmasını sağlamak zorundayız.
Bebeğin sağlıklı bir çevrede, güvenli bir evde ve umutlu bir toplumda büyümesine imkân vermek zorundayız.
Türkiye’nin asıl nüfus politikası, insanlara kaç çocuk sahibi olmaları gerektiğini söylemek değildir.
Asıl politika; insanların güven içinde evlenebildiği, sağlıklı evliliklerini sürdürebildiği, istedikleri zamanda çocuk sahibi olabildiği, doğan her çocuğu yoksulluğa düşmeden büyütebildiği ve yaşlandığında yalnız bırakılmadığı bir ülke kurabilmektir.
Çünkü bir bebeğin ilk gıdası anne sütüdür.
Fakat o bebeğin geleceğini büyüten şey; ailesinin sevgisi kadar toplumun vicdanı, devletin adaleti ve yöneticilerin aldığı kararlardır.
Gece yarısı bebeğini kucağında emziren annenin aklından geçen o soru, aslında hepimizin önünde duruyor:
“Bu çocuğa nasıl bir gelecek bırakacağız?”
Bu sorunun cevabı yalnızca nüfus tablolarında, yasa metinlerinde veya destek paketlerinde bulunmayacak.
Bu cevap; açılan bir kreşte, korunan bir işte, güvenli bir evde, paylaşılmış bir sorumlulukta, yalnız bırakılmayan bir yaşlıda ve umutla büyüyen bir çocukta karşılık bulacak.
Çünkü nüfus yalnızca rakam değildir.
Nüfus bir ülkenin hafızasıdır.
Üretim gücüdür.
Sofrasındaki ekmeğidir.
Okul bahçesindeki sestir.
Tarladaki emektir.
Yaşlısına uzattığı eldir.
Ve geleceğe taşıdığı umuttur.
Bugün göstereceğimiz irade, yarının Türkiye’sinin ne kadar genç, ne kadar güçlü ve ne kadar yaşanabilir olacağını belirleyecektir.
Karacaören Baraj Gölü’nden paylaşılan görüntüler sosyal medyada gündem oldu.
Burdurlu öğretmenlerin Kaş’ta çektiği teke zortlatması videosu ilgi gördü.
Dereboğazı yolunda yeni önlemler alınsa da kalıcı çözüm bekleniyor.
Burdur Ağlasun’da öğrenciler harçlıklarını DMD hastası için topladı.
Doğal temizlik nedir? Sirke ve karbonat gerçekten işe yarıyor mu?
Sosyal medya içerikleriyle tanınan ve “ilyassmutluu” kullancı adlı Bucaklı fenomen Survivor hayali için Bucak’tan İstanbul’a yürümeye başladı.
Yorumlar (0)