
ZAMANIN OBURLUĞU
Çocukluğum Bucak Karayvatlar Mahallesi’nde geçti. Evimiz Aşağıoba Deresi’nin kıyısındaki Dere Sokak’taydı. Dere Sokak halkı, kasabanın bir parçası olmakla birlikte bir köy hayatı yaşardı sanki. Burada güzel komşuluk ilişkilerinin yaşandığı sımsıcak bir yaşantı vardı.
Çocukluk yıllarımda Bucak bir tarım kasabasıydı. Dere boyunca hemen her evde bir-iki sığır, mutlaka bir eşek, kümesler, terslikler, samanlıklar… bulunurdu. Ayrıca çiftçilikle uğraşanların ya öküz ya da at çiftleri bulunur, mevsimine göre tarla işlerine giderlerdi. Aşağıoba Deresi şimdiki gibi ıslah edilmemiş, açıkta akan bir dereydi. Mevsime göre ilkbaharın sonlarına kadar dereden su akardı. Akşamüzerlerinde kadınlar derenin üzerindeki köprücükte toplanır, sohbet ederlerdi.
Mahallenin çok yaşlıları vardı. Bu yaşlılardan bazıları evlerinden çıkamazdı. Dere boyunun en yaşlısı Balkan, Çanakkale ve Kurtuluş Savaşı’na katılmış Hasan Dede’mdi. Ayak damının altındaki sıcacık tek odasında kalırdı. Dere boyunda şimdi tam olarak hatırlayamadığım başka yaşlılar da vardı. Mahallede bulunan pek çok komşularla sokağa çıkabilen bazı yaşlılar dedemi ziyaret eder, eskiden, yeniden sohbetler ederlerdi. Dedem bu ziyaretlerden çok mutlu olurdu.
Evimizin tam güney karşısında derenin öbür tarafındaki evinde Yemen Gazisi aksakallı Hasan (Türken) Onbaşı otururdu. Hasan Onbaşı her namaz vaktinde Hacı Ömer Ağa Camii’ne cemaatle namaz kılmaya giderdi.
Hasan Onbaşı Dede’nin dam evine bitişik olmak üzere Tekelilerin Süleyman‘ın evi vardı. Süleyman emmi Eskiköy’de otururken ileri yaşlarında Bucak’taki bu evine göçüp gelmişti.
Hasan Onbaşı ile Tekelilerin evin güneyinde Cıllı Hasanı(Erk)’nın evi bulunuyordu Cıllı Hasanı çiftçilikle uğraşırdı. Mehmet ve Bekir adında bizim emsalimiz sayılabilecek oğulları oyun arkadaşlırımdı.
Cıllı Hasanı’nın evinin batısında Davulcu Ahmet Ali adında bir komşumuz otururdu. Çocukluk günlerimizde Ahmet Ali’nin o zamanın dermansız hastalıklarından birinden öldüğünü ve Yadigâr adında küçücük kızının babasız kaldığını hatırlıyorum.
Cıllı Hasanı’nın evinin güneyinde ise Belediyede odacılık yapan Süleyman Güney’in evi bulunuyordu. Bu ailenin hepsi de uzun boyluydu. Uzun Hasan ve Uzun Hüseyin adlarında iki oğulları, Fatma adında da bir kızları vardı. Uzun Hasan ile kardeşi Hüseyin, oto boyacılığıyla uğraşırlardı.
Tekelilerin evinin doğusunda Kapçıların Hasan(Acat) ile Karaşeyler’in Mehmet(Acat)”in yerdence evi bulunuyordu. Bu iki aile de atadan akrabamız olduğu için büyüklerimiz birbirlerine emmi diye hitap ederlerdi. Dedelerinin adı Osman Ali olduğundan her iki ailenin de Osman Ali adında oğulları vardı. Karaşeyler hayvancılıkla uğraşırlardı. Oğullarından Osman Ali, Orman İşletmesinde çalışır, Ali de kalaycılık yapardı. Barak mevkiindeki tarlalarına gider gelirlerdi. Kapçılar ise adı üstünde tencere, tabak,.. vb kapların satımıyla uğraşırdı. Hatta kapçı Hasan’ın satış yaparken tüm dere boyunun işitebileceği şekilde “Ayşe teyze, Fatma teyze, Ümmösün (Ümmügülsüm) abla yetişin size kalmıyor ha!” sözleri halen kulaklarımda çınlar.
Çocukluk gözümle görebildiğim kadarıyla Kapçıların evinin kuzeyinde derenin kuzey yakasında Köylülerin Arap denilen bir komşumuzun evi yer alıyordu. Bu komşumuzun adı Mehmet Tuğcu idi. Bu aile de çiftçilikle uğraşırdı.
Köylülerin evin bitişiğinde Türk Hava Kurumu’nda çalışan Kuruların Mehmet(Kuru)’in evi bulunmaktaydı. Mehmet Kuru’nun bu evini Köylülere satarak mahallemizden göçtüğünü hatırlıyorum.
Evimizin doğu karşısında Çakaloğlu İsmail(Çağlar)’ın evi vardı. Bu ev o günün şartlarında üç katlı devasa büyüklükte olup tamamı taş ve çamurdan yapılan ve benim çocukluğumda yapımı devam eden bir evdi. İsmail Dede’yi hafif kızıla çalan sakallarından hatırlıyorum. Çakaloğlu İsmail iki eşliydi. İlk eşi olan Gülsüm Hala, dedemin amcası Hacı Ali Bey’in torunu olduğu için akrabamızdı. Çocuğu olmadığından eşine kendisi gönüllü olarak Kara Kız denilen Fatma yengeyi eş olarak getirmiş, ondan Abdullah ve Ahmet adlarında iki oğlu olmuştu. Gülsüm Hala, bu çocukları kendi çocukları gibi severdi. Gülsüm Hala aynı zamanda âmâydı. İki gözü de görmemesine rağmen el yordamıyla bize oturmaya gelirdi. Bu haliyle evde söz sahibi oydu. Bu otoriterliğiyle her şeye hükmeder, her konuda onun dediği olurdu.
Çakalların doğu bitişiğinde Hacı Ali Bey(Konu)’den kalma Çıtacıların Ahmet’in evi bulunuyordu. Ahmet amca işçilik ve sonraları deştivanlıkla (kır bekçisi) hayatını kazandı.
Çıtacıların bitişiğinde Meçik Halili’nin evi yer alıyordu. Halil dayı da yaşlıydı, hiçbir işle uğraşmazdı. Oğulları ise oto tamirciliği yaparlardı.
Meçik Halili’nin evinin doğusunda ise Gedik Hasanı denilen komşumuz otururdu. Bir çift öküzüyle çiftçilik yapardı. Bir tek oğlu olan Mehmet, oto tamircisiydi.
Gedik Hasanı’nın evinin kuzeyinde mahallemizin sığırtmacı Koca Mustafa’nın evi vardı. Koca mustafa’nın kızları halı dokuyarak aile bütçesine katkıda bulunurlardı.
Evimizin batı bitişiğinde Kara Hüseyinlerin Hüseyin(Onaran)’in evi vardı. Kara Hüseyinler de atadan akrabamız olduğu için evin reisine Hüseyin emmi diye hitap ederdik. Hüseyin emmi önceleri terzilik yapardı. Sonraları ise terziliği bırakıp nalbur dükkânı açmıştı. Bu evin en yaşlısı da Hüseyin emminin annesi Hacılı Kızı Ayşe yengeydi. Ayşe yenge alışkanlık gereği hemen her gün o yaşlı haliyle dağa oduna gider, eşeğine çalı-çırpı cinsinden odun yükler gelirdi. Evin gelini Hacı Abdulkadir Kızı Fatmana yenge iyi bir komşuydu. Yeniliklere açık, sosyal yönü gelişmiş birisiydi. Hüseyin emminin kızları da alı dokurlardı.
Kara Hüseyinler’in evine bitişik durumda Kirişlerin evi vardı. Evin reisi Kiriş Ali de denilen Ali Kirişcan’dı. Kiriş Ali’nin eşi de atadan akrabamız olan Fatma yengeydi. Kirişler de mahallenin orta yaşlıları sayılırdı, çiftçilikle uğraşırlardı.
Kirişlerin evinin batı bitişiğinde Kuşbaba’dan gelip yerleşmiş Kendir soyadlı bir aile otururdu. Kendir dayı Karaşeylerin Mehmet’in damadı olup inşaat ustalığıyla hayatını kazanırdı.
Kendirlerin evinin batı bitişiğinde ise Dermenciler (Değirmenciler) otururdu. Evlerinin altında bulunan değirmeni çalıştırarak hayatlarını kazanırlardı. Ailenin reisi Alibaz dayı da denilen Ali Özmen’di. Karısının adı ise Radiye yengeydi. Dermencilerin Hasan ile Muhammet bizim emsalimiz olduğu için birlikte oyunlar oynardık.
Dermencilerin evinin batısında Bir Mehmet denilen ve Belediyede çalışan Mehmet Çalışkan otururdu. Bir Mehmet’in evinin karşısında ahşap bir köprü bulunuyordu. Bu köprüden ötedeki komşuları da tanımama rağmen oraya geçmek istemiyorum.
Dermencilerin evin güney karşısında derenin öteki yakasında Mahalle Muhtarımız Ali Efe’nin evi vardı. Ali Efe’nin çocukları da bizlerden hep büyüktü.
Ali Efe’nin evinin doğusunda Keleşlerden birisinin olan boş bir ev vardı. Bu boş evin bitişiğindeyse Cıkcıkların Hacı’nın (İbrahim Mutlu) evi bulunuyordu. Hacı dayı kahvehane işletirdi.
Cıkcıkların evin bitişiğinde iki amcaoğlu olan Mustafa Atınokların evleri vardı. Büyük Mustafa Altınok, Belediye işçisiydi. Küçük Mustafa Altunok’a Karagöz denilirdi. Karagöz, at arabasıyla taşımacılık yaparak hayatını kazanırdı.
Yakın komşumuz olarak sayabileceğim bir aile de evimizin güney karşısında yine derenin öbür yakasında bulunan Canavarlardı. Zamana göre bu çevrede bulunan en modern ev bu evdi. Evin dedesi olan Canavar Süleyman Bozkurt dede çok yaşlıydı. Ölümünü ve cenazenin defini için yapılan tekfin işlerini hayal meyal hatırlıyorum. Canavar dayının ölümü ölüm denen olguyu tanımam açısından benim için bir ilkti ve çok önemliydi. İnsan hayatının sonunda ölüm denilen olguyu bu gözlemimle kavramaya çalışmıştım. Canavar dayının eşi Mümüne nine bize çok gelip gittiği için onu daha iyi tanıyorum. Canavar Süleyman Bozkurt’un benim bildiğim kadarıyla Bekir adında bir tek oğlu vardı. Kiloluca birisiydi. Şoförlük yaparak hayatını kazanırdı. Eşine ise Şerif yenge derdik. Komşumuz Canavar Bekiri, oğlu Hasan için güzel bir düğün yapmıştı. Hasan’ın düğününde bize çingenelerin beyi diye tanıtılan çok güzel giyimli, boylu poslu, yakışıklı “Abuzer Ağa” adındaki adamın da davetli olarak gelmişti. Üzerinde İngiliz külotu, avcı yeleği, bembeyaz gömleği, elindeki iri taneli tespihi ve kendine çok iyi bir şekilde yakıştırdığı kalın bıyıklarıyla onu çok iyi hatırlıyorum. Abuzer Ağa’nın davul, zurnanın eşliğinde güzel bir zeybek oynadığı da gözlerimin önündedir.
Bizim evin tam güney karşısında Yetimlerin Halil Yöntem’in dam evi bulunuyordu. Bahar geldiğinde evin damında yemyeşil otların çıktığını, susuzluktan erkenden kuruduğunu hatırlıyorum. Halil Yöntem tütün şirketinde çalışırdı. Eşinin adı Havva Kadın’dı. Komşumuz bu evi Tekelilerden Mustafa Sonkaya’ya (Koca Yiğit) satarak Dere Sokak’ı terk etmişti.
Sonradan Koca Yiğit’in olan bu evin güneyinde ise Delibaşıların Hüseyin(Altınkaynak)’in evi vardı. Delibaşılar büyükbaş hayvan besiciliğiyle uğraşırlardı.
Son yakın komşumuz olarak yine atadan akrabamız olan Muhtarların Gök Osman(Gökcan)’ı sayabilirim. Osman emmi çok yaşlı olduğu için herhangi bir işle uğraşmazdı. Eşi Yuvalı Kızı Fatma nine, komşularda mevlitler okurdu. Çocukluk hayatımda ölüm denilen yüzü soğuk olguyu Osman emminin oğlu Mehmet’in trafik kazasında ölümüyle bir kez daha yaşadığımı hatırlıyorum.
Evimizi merkez olarak aldığım bu komşular kasabamızın örnek olabilecek küçük bir bölümüydü. Burada yaşanan hayat çocukluk günlerimde ilk kişiliğimin oluşmaya başladığı bir hayattı. İşte ben böyle bir yerde büyümeye başlamıştım.
Evimizin önündeki daracık alanda mahalle arkadaşlarımla oyunlar oynardık. Bazen yener, bazen yenilir, küçük tartışmalar hatta kavgalar çıkarırdık. Ama arkadaşlarımız arasında hiç dargınlık olmazdı. Olanları unutur yine oyunlarımıza devam ederdik.
Sabahleyin mahalleli sığırlarını Koca Mustafa’nın gelen hayvanları beklettiği yere sürerlerdi. Bütün sığırların toplanmasından sonra sığırlar topluca Çamlıca Tepesine doğru sürülür, otlamaya götürülürdü. Tüm bunlardan sonra dere boyunun doğu tarafından yaşlıca bir kadın önüne kattığı camızıyla (manda) ağır ağır gelir, yanımızdan geçer giderdi. Bu her gün böyle devam ederdi. Bununla birlikte İğneci Hediye denilen yaşlıca sayılabilecek bir kadın elindeki avadanlığı ahenkli ahenkli sallayarak aynı doğu yönden görünür, iğne yapılacak hasta kadınların evlerine teker teker uğrardı.
Perşembe günlerine dernek denirdi. O günlerde mahallenin bazı kadınları çörekler dağıtırdı. Mahalle Muhtarı Ali Efe çarşıya pazara ya da kahveye giderken karşılaştığı ya da gördüğü herkese o gevrek sesiyle laf atar, şakalaşırdı. Mahalle erkeklerinin kahve alışkanlıkları olduğu için akşamları yorgun da olsalar kahvehanelere giderlerdi. Yakın komşularımızdan Karagöz lakaplı Mustafa Altunok çoğu zaman sipsi çalarak evimizin önünden geçerdi. Komşumuz Çakalların Zurnacı Abdullah(Çağlar) gündüzleri zurna çalışmaları yapardı. Abdullah ağabey bazen saz da çalardı.
Mahallemizde düğünler olurdu, güzel düğünler. Aşklar o zamanlarda da vardı. Bu düğünlerdi yavuklular birbirini bir kerecik de olsa görmeye çalışırlardı.
1960’lı yıllarda da her zaman olduğu gibi doğanın kanunu gereğince ölenler yine oldu. Dedem de bu ölenler arasındaydı. Bundan sonra vakti gelenler elbette hep ölüp gittilerr. Her ölenin çoğunun kapısı bir daha açılmamak üzere kapanıyordu. Ancak bazılarında çocuklardan ya da ihtiyaç sahiplerinden oturanlar olurdu.
1971 yılında ilköğretmen okuluna gitmek üzere ben de mahalleden ayrıldım. Ayrılış o ayrılış, bir daha mahallede tam olarak uzun süreli kalamadım. Yazları Bucak’a gelmeme rağmen yazlık bağ evimizde kaldığımız için mahallemize ancak işimiz olduğu zamanlarda uğrardım.
Şimdi evlerin pek çoğunun çocukları kentin yeni bölümlerinde modern evleri tercih etmelerinden dolayı Dere Sokak’taki evlerin tamamına yakını boş olarak kalmış. Bazı evler mirasçıların anlaşamaması yüzünden terk edilmiş. “İnsan ölünce malı da ölürmüş!” derler. İşte bu atasözü uyarınca bazı evler kendiliğinden yıkılmış. Bizimki de dâhil olmak üzere birkaç tane ev yanmış. Evlerin çoğu da terk edilmiş olarak ayakta durmaya çalışıyor.
Her ne kadar çocukluğumun geçtiği bu yeri terk etsem de bazı bazı bu eski dere boyunu ziyaret eder, anılarımı tazelerim. Çocukluğumun komşularını sanki yaşıyorlarmış gibisine yâd ederim. Çocukluk arkadaşlarımı daha bir özlemle anarım. Hele ölen arkadaşlarım için daha bir duygulanırım. Onlarla oynadığımız oyunları, tartışmalarımızı, kavgalarımızı bir bir hatırlar, sanki yeniden yaşarım.
Artık dedem yok, öteki komşuların hiçbiri de yok. Hatta anam ile babam bile göçlerini toplayıp gittiler. Zurnacı Abdullah ağabeyi geçenlerde son yolculuğuna uğurladık. Dere Sokak’a onun zurna ve saz sesleri artık uzanıp gitmiyor. Koca Mustafa yok, kasabada sığır da yok. İğneci Hediye elinde avadanlığıyla hiç görünmüyor. Camızcı nine de dere boyundan hiç geçmiyor. Ali Efe o gevrek sesiyle sağa sola laf yetiştirmiyor. Karagöz’ün de sipsisi susmuş. Dermencilerin dermeni hiç çalışmamak üzere durmuş, o değirmen de sessizliğe bürünmüş.
Geçen gün gittiğimde tüm bunları düşündüm. Eskiyi yâd ettim. Ama beni en çok yaralayan terk edilmiş, kocaman kapıları eğri büğrü olmuş, dokunsan yıkılacak evlerle dere boyundaki o devasa sessizlik oldu. Ben ise eskiden bu evlerde yaşayan sevgili komşularımızın o içten gelen samimi seslerini de hep duyar gibi oldum. Ama günümüz insanının sesini hiç mi hiç duyamadım. Modern bir kent görünümündeki Bucak’ın bir kenar mahallesinin bu küçücük dere boyu, evleriyle birlikte terk edilmiş hayalet bir köy görünümündeydi. Zamanın insanlarıyla birlikte her şeyi nasıl da büyük bir oburlukla yuttuğunu düşündüm. İster istemez üzüldüm.
Hasan Konu
21.10.2025









2025
Hasan Konu'nun Uğurlu'da İlkokuma Yazma Kursu adlı yazısı Devamı
2023
Hasan Konu'nun 'Tarihi Hacısarılar Köprüsü onarılıyor' adlı köşe yazısı Devamı
Bucak’ta Kaymakam Can Kazım Kuruca, 24 Kasım Öğretmenler Günü kapsamında emekli öğretmen ve yazar Hasan Konu’yu evinde ziyaret etti. Ziyarette Konu’nun ilçenin kültür ve eğitim hayatına yaptığı katkılara değinildi.
KEDİLİ ALFABE-ARADABİR-27 (YANAN MEKTEP HASAN KONU) Yıllar önce adını hatırlayamadığım bir Amerikan filmi izlemiştim. Film orta boy bir kasabada geçiyordu.
Üstteki foto Bucak Aşıkları sayfasında Ömer Yılmaz tarafından yayınlandı. Kişisel arşivimden alıp Hasan Konu Hocamla müşterek yayınladığımız kitabımızda kullandığım aynı köprünün bundan tam 43 yıl önceki resmini ise ben ekledim. İki fotoğrafı karşılaştırınca içim kıyıldı. …
Burdur'un Bucak ilçesinde dağlık alanda mahsur kalan keçi, ekiplerce kurtarılarak sahibine teslim edildi.
Burdur’un Bucak ilçesinde etkili olan yoğun dolu yağışı, Çamlık Köyü ile Beşkonak–Pamucak yol ayrımı arasında araçların ilerlemesini zorlaştırarak trafikte aksamalara neden oldu.
Burdur’un Bucak ilçesine seyir halindeki otomobil alev alev yandı. Yangında araçta bulunan 5 kişi kendi imkanlarıyla araçtan çıkmayı başardı.
Yorumlar (0)